22 Ocak 2015 Perşembe

5 Kırılma Noktası

Uzun bir zaman sonra tekrar merhaba!

Marquez'in ölümünün ardından yazdığım yazının üzerinden neredeyse 1 yıl geçti; ancak ben bir türlü yeni bir yazı yazmadım. Umarım bu, düzenli bir yazma düzenine geçeceğimi müjdeleyen bir yazı olur. Neredeyse 1 yıllık bir aranın ardından merhaba!

Eylül ayında, sevgili Kerem Işık'ın "Elim sende!"sine cevap olarak hazırladığım 10 kitaptan oluşan bir liste vardı. "En sevdiğim 10 kitap"tan oluşan bu liste, neden bilmiyorum, daha sonra uzunca bir süre beni rahatsız etti. Aslında böyle listeleri, pek çok kişinin aksine, yararlı bulurum. Zevkine güvendiğiniz insanlardan alınan bu "En iyi" listeleri, okuma rotanızı belirlemede yararlı olabiliyor; sonradan yapılan tartışmalar da ayrı bir keyifli oluyor. Yine de liste hazırlama konusunda, hızla değişen zevklerimden olsa gerek, pek başarılı değilim. Kimi zaman, yakın dönemde okuduğum bir kitap beni öyle derinden etkiliyor ki, bir anda hazırladığım liste alt üst olabiliyor. Üstelik bu değişim, kitabın gücüne bağlı olarak, tek bir kitapla sınırlı kalmayabiliyor. Kitabın gücünden kastım nedir?
Marquez yazısında değindiğim bir kavram vardı: Bükülmüş Gerçeklik. Ben bir kitabı, gerçekliği bükebilme yetisine göre değerlendiriyorum. Bu güç ne kadar büyükse, hazırlanan listelerin değişmesinde de o kadar etkili oluyor. Uzun bir süredir beklettiğim bir Dostoyevski romanını, söz gelimi "Karamazov Kardeşler"i okuduğumda, klasik anlatının gücü beni o denli çekiyor ki listedeki modernist romanlar gözüme batmaya başlıyor veya. Kitaplığın bir köşesinde unuttuğum"Şato", son sayfalarını çevirdiğimde gerçekliği öyle bir bükmüş oluyor ki o listeye modernist çizgideki anlatıları dizmeye başlıyorum. Bu nedenle, bir durağanlık sağlayamadığım için bir türlü "En sevdiğim kitaplar" listesi çıkartmayı başaramıyorum. Yakın zamanda hazırlamış olmama karşın şu anda bile o listeye dahil etmek istediğim (ve bunun tabii sonucu olarak çıkartmak istediğim) kitaplar yer alıyor.
Elbette bu tür listelerin kaderi de biraz bu: Değişmek zorundalar. Güzellikleri de buradan geliyor; ancak söz konusu olan "En sevilen kitaplar" olunca, değişim hızı o denli yüksek oluyor ki kimi zaman bu listeler inandırıcılıklarını kaybetmeye başlıyorlar. Bu nedenle, Kerem Işık'a gecikmeli de olsa buradan yanıt veriyorum; ancak farklı ve biraz daha durağan olduğuna inandığım bir listeyle: "Edebiyat algımda kırılmaya neden olan 5 yazar ve nedenleri"

George Orwell: Orwell'ı, edebiyattaki ilk kırılma noktam kabul ediyorum. 2005 yılının şubat ayında "Hayvan Çiftliği" ile tanıştığım bu yazarı listeye dahil etme nedenlerimden bazılarını Kitap-lık dergisinin 175. sayısında (Eylül-Ekim 2014) yayımlanan "Distopik Roman ve Felaket Tellalı George Orwell Üzerine Bir Deneme" başlıklı yazımda belirtmiştim. Yine de bu sebepler, benim hayatımdaki kırılma noktası olmasını açıklamaktan ziyade bir romancı olarak distopyada neden bu kadar ön plana çıktığı sorusuna yanıt vermeye çalışıyordu.
2005 yılında "Hayvan Çiftliği"ni okurken sarsılmış, kitabın büyüsüne kendimi kaptırmıştım. O güne değin okuduğum kitaplardan farklı olarak günlerce aklımdan çıkmamış, tekrar tekrar kendini okutmuştu. Diğer yandan, böylesine karmaşık bir meselenin, alegorik bir anlatıyla, neredeyse okumayı yeni öğrenmiş bir çocuğun dahi anlayabileceği kadar sade bir biçimde anlatılmasına hayran kalmıştım. Bu hissi, aradan 10 yıl geçmesine rağmen, bugün de çok değerli buluyorum. Orwell, iyi bir romanın, daha doğrusu bir metnin, daha derinlerde bir yerde bir merkezinin olması gerektiği düşüncesini bana geçiren ilk yazardır.
Bazı yazarlar vardır ki siyasal meseleleri sürekli olarak gündemlerinde tutarlar ve duruşları o kadar insanidir ki anlattıkları meseledeki duruşlarına hak verdiğiniz için mi, yoksa gerçekten büyük bir yazar olduğu için mi değerli olduklarına bir türlü karar veremezsiniz. Bu yazarlarda siyasi duruş o denli ön plana çıkar ki kimi kez yazarlıklarına haksızlık edilir. (Bizim edebiyatımızdaki en güzel örneği Aziz Nesin'dir. Kendisi ile ilgili yazılarda diğer aydınlara dahi cesaret veren korkusuzluğundan; bitmek bilmez çalışkanlığından, "Her şeyden önce insan!" demesinden o denli dem vurulur ki bu önemli yazarın edebî yanı gölgede kalır.) Orwell da bundan nasibini alan yazarlardan biridir. Bugün, yalnızca iktidarın eziciliğini özetleyen dört kelimelik "Büyük Birader seni izliyor!" cümlesiyle anılıyorsa da Orwell, iyi ürünler vermenin çok zor olduğunu düşündüğüm distopya türünde, ucuzluğa kaçmayan sadeliği ile kalıcı eserler vermeyi başarmış birkaç yazardan biri.

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski:  Edebiyatla biraz olsun ilgilenen herkesin yolunun günü gelince kesişeceği bazı yazarlar vardır. Bu uzun yazarlar listesinin ilk 5'i içerisinde yer alan yazarlardan biri de şüphesiz Dostoyevski. Onu, pek çok kez okumaya kalkışmış; ancak bir türlü derinliğine vâkıf olamamıştım; gerçek anlamda tanışmamız 2007 yılının ekim ayında oldu.

"Aşkı ilk yaşamak, denizi ilk görmek gibi, Dostoyevski'yi de keşfetmek insanın hayatında çok önemli bir tarihtir. Bu genellikle ilk gençlik çağında olur; yaşlılıkta daha huzurlu yazarları okuruz." Suç ve Ceza'nın İletişim Yayınları'ndan çıkan baskısının arka kapağında yer alan bu sözler Borges'e ait. Dostoyevski ile ilgili hemen herkesin ortak bir yargısıdır: Onunla -genelde- 20'li yaşlarınızın başında tanışırsınız. Benim için de öyle oldu ve 20 yaşında tanıştığım bu adamın insan ruhunun en derin noktalarına kadar inmesine hayran kaldım. Tutku dolu kişiliğiyle sevdiği şeylerden aynı zamanda nefret eden, nefret ettiği şeyleri ruhunun derinliklerinde bir yerde tarifsizce seven; acı çeken, beri yandan bu çektiği acıdan zevk alan insanlar fırlıyordu Dostoyevski'nin kaleminden. 20'li yaşlar, bu nedenle Dostoyevski ile tanışma yaşlarıydı. O, kendisinin karanlık noktalarını keşfetmekten korkmayan, ruhundaki tezatlıkları öğrenmekten çekinmeyen bir okuyucu istiyordu; gençliğin verdiği asiliği, inancı-inançsızlığı, tutkuyu, kafa karışıklığını, kendi içinde neler olup bittiğine dair merakı, öfkeyi... arzulayan bir yazardı. Vazgeçemediği tezatlıklar vardı: Ölüm-yaşam, acı-mutluluk, inanç-inançsızlık, zalimlik-vicdan azabı... Bir Dostoyevski kitabının tadına varılabilmesi için tüm bunların okuyucunun da ruhunda olması gerekir ve bu duygular, ancak ergenliğin sona ermesi, gençliğin başlaması ile insanın ruhunda canlanmaya başlar. İçinde çelişkiler olmayan, kendinden bütünüyle emin birinin Dostoyevski'yi gerçekten anlayabileceğinden şüpheliyim.
Dostoyevski, "Karamazov Kardeşler Okuma Güncesi"nde de yazdığım gibi, climaxler yaparak tüm bunları mizansenler üzerinden anlatmasıyla beni derinden etkiledi. Bugün de Dostoyevski'nin en ufak bir şeyi bile ıskalamayan kurgu kabiliyetine ve duyguları canlandırabilme, romandaki kişileri kanlı canlı hale getirebilme yeteneğine hayranım.


Bilge Karasu: Kırılma noktam olan 5 yazar içinden hakkında bir şeyler karalaması en zor olan yazar Bilge Karasu. Onunla sadece bir kere karşılaştık ve beni allak bullak etti.  Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'nı okurken öyküyle, öykünün enstrümanlarıyla romanın derinliğine inebilen bir yazarla tanıştım. Hem işlediği konu ağırdı, hem de her cümlesine, hatta bir şairin titizliğiyle her bir kelimesine dikkat edilmiş bir metin vardı; bu nedenle kitabı okurken, çok yoğun bir tatlı yiyormuş gibi hissetmiştim kendimi. Her geçen cümle damağımda ayrı bir tat bırakıyordu ve ben, ister istemez, bu cümbüşü bir yerde kesip o ana kadar okuduklarımı sindirmeye çalışıyordum. Bu kitap beni öylesine etkiledi ki, pek çok Bilge Karasu kitabı almama rağmen bir türlü okumaya cesaret edemedim. Bu efsunlu okuma sürecinin büyüsünün dağılacağından endişe ettiğim için de Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'nı da bir daha okumadım; ama edebiyat algım bir kez daha kırılmıştı. İyi bir metnin, hem dil hem de kurgu açısından çok katmanlı olması gerektiğini bana anlatan yazar Bilge Karasu olmuştur.

Oğuz Atay: Atay'la ilgili daha önce de yazdım aslında. Gerçi yazının ana konusu Yıldız Ecevit'in Ben Buradayım'ıydı; ama yine de az da olsa benim için önemini dile getirmiştim. Berna Moran'ın "hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı" olarak adlandırdığı Tutunamayanlar'ı çok önce almış olmama rağmen ancak Bilge Karasu ile olan yolculuğumu bitirdikten sonra okuyabildim. O zamanlar tam olarak ne anladığımı, neyi sindirip neyi sindirmediğimi kavrayamamış; romanın ciddi bir bölümünü anlamlandıramamıştım; ne var ki zaman geçtikçe bu romanın içimdeki yolculuğunun devam ettiğini fark ettim. En ufak bir etki bırakmadığını düşündüğüm o cümleler deryasından bir sürü şey yapışmıştı üzerime. Bugün, bu hissin, Atay'ın gerçekliği ne denli büken biri olduğunun kanıtı olduğunu düşünüyorum. Bu roman, aynı zamanda modern roman tekniklerinin Türkçe'de nasıl çalışabileceğini, nasıl bir dünya yaratılabileceğini göstermesi bakımından da benim için önemliydi. Bir anda şiir yazmaya başlıyor, noktalama işaretleri kullanmadan sayfalarca yazıyor, ardından tuhaf bir biyografiye geçiyor... Atay, romanda biçimi değiştirmeye, anlaşılamama pahasına cesaret eden birkaç yazardan biriydi. Merkezi o kadar gizliyordu ki insanlar "Aklına gelen her şeyi yazmış bu adam!" diye tepkiler veriyorlardı; oysa Tutunamayanlar, biçimin içerikle ahenginin en yüksek olduğu romanlardan biriydi. Bugün baktığımda, hem anlatım biçiminin ve kendine has dilinin, hem de karakterlerinin tutunamama haline duyduğu hüzün ve çaresizlik ile karışık merhamet duygusunun benim için çok kıymetli olduğunu söyleyebilirim.

Jose Saramago: Saramago ile bundan 4 yıl önce tanıştım. İnsanla ilgili çok temel bir problemi, söz gelimi ölüm gerçeğini, bir imkânsız üzerinden (ölümün faaliyetlerine son vermesi) anlatıp psikolojik ve -daha çok- sosyolojik gerçekler seriyordu insanın önüne. Dostoyevski gibi,  karanlık dehlizlere giriyor; ancak odağına bireyi değil, toplumu alıyordu. Dostoyevski'nin odağı bireydi: Bireyin çelişkileri, ikircikleri, gel-gitleri... Saramago ise, imkânsız bir durumdan yola çıkarak toplumun ruhunu tartmaya çalışıyordu. Bir ateist olmasına rağmen, romanındaki anlatıcının tanrısallığı o güne kadar okuduğum romanların hepsinden daha yüksekti; öyle ki Saramago, tanrısı olduğu bu roman dünyasında bir imkânsızı mümkün kılarak oyunu açıyor ve ondan sonra neler olduğunu işi aceleye getirmeden anlatıyor gibiydi.
Beni etkilemiş yazarlar elbette sadece buraya aldığım 5 yazarla sınırlı değil. Hayatımın çeşitli dönemlerinde başımı döndüren pek çok yazar oldu; ancak bu saydığım 5 yazarı okuduktan sonra içimde bir şeylerin değiştiğini, edebiyat algımın farklı bir yere kaydığını, bir kırılma yaşadığımı hissettim. Sevgili Kerem Işık'ın "elim sende"sine, değişme hızı oldukça yüksek olan o 10 kitaplık listenin yanısıra bu 5 yazarlık ikinci bir liste ile de yanıt veriyor ve ekliyorum: Elim sende Kerem Işık!

18 Nisan 2014 Cuma

Marquez'in Ardından Kırmızı Pazartesi'yi Yazmak

Nobel ödüllü yazar Gabriel Garcia Marquez dün hayatını kaybetti. Marquez'in ölümü dünyaya "Edebiyat dünyası bir büyük yazarını kaybetti." şeklinde duyruldu; "Yüzyıllık Yalnızlık"ın yazarı mezarına büyük yazar ünvanıyla gitti. Bu ünvanı hak etmesinin sebebinin 1982 yılında kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü olduğunu sanmıyorum; en azından "yeter sebep" değil. Nitekim 1901 yılından beri verilen bu ödüle sahip olan her yazar bu ünvanla anılmıyor. Marquez, her yazara nasip olmayan bu ünvanı, gerçekliği bükebilme yetisinin büyüklüğü sayesinde kazandı. "Yüzyıllık Yalnızlık" ile gerçekliği öyle bir bükmüştü ki artık bu kurgusal ve büyülü gerçeklik, gerçekliğin  ta kendisi olmuştu. Peki bükülmüş gerçeklik ile kast ettiğim ne?
Büyük yazarlar, dil ve kurgu anlayışlarıyla gerçekliği öyle bir bükerler ki biz artık gerçek hayatı metinlerle karıştırmaya, metinler üzerinden anlamaya başlarız: Yaşadığımız kısırdöngü sıkıntıları; insanın kaderi, iç dünyası ve bürokrasi karşısındaki acizliğini kafkaesk bulmaya başlarız. Bir yanımızla istediğimiz bir şeyden öteki yanımızla sonsuz nefret etmemiz, nefret ettiğimiz şeyleri için için arzulamamız; yaşama tutkuyla bağlı olup aynı anda ölmeyi dilememiz vs... ruhumuzun bütün bu tezatlıkları Dostoyevski'nin roman kahramanları gibi hissetmemize neden olur. Gelişen teknoloji, insan ruhunun karanlık yanlarıyla birleşince, hele bir de buna iktidarın dayanılmaz çekiciliği eklenince hayat ne kadar da Orwellvaridir! Büyük yazarlar, gerçekliği öyle bir bükerler ki Oscar Wilde haklı çıkar: Doğa, sanatı sanatın doğayı taklit ettiğinden daha fazla taklit eder.
Gabriel Garcia Marquez'le tanışmam (hadi dürüst olayım, ismini duymam), birçok kişi gibi Yüzyıllık Yalnızlık ile oldu, ne var ki ilk okuduğum romanı büyülü gerçekçiliğin bu kült eseri değil, Türkçe'de Kırmızı Pazartesi başlığı ve "İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü" alt başlığıyla yayımlanan romanı oldu. İnsan ruhunun karanlık dehlizlerinde dolanmayı seven ve bu dehlizlerde rehberlik edebilecek yazarları özellikle takip eden biri olduğum için bu alt başlık -ki romanın orjinal adını daha iyi karşılar- beni cezbetmişti: İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayet, gelecek zaman kipinden hikaye geçmiş zaman kipine (Göz göre göre işlediler cinayeti!) nasıl geçiş yapıyordu? Bu kısa roman, en yalın haliyle aslında bu geçişin doğrusal olmayan bir zaman çizgisinde ilerleyen kurgusal öyküsünü bir gazeteci mantığıyla anlatıyordu.
Marquez'in Saramagovari (gerçekliği fazlaca büken bir yıldız daha) bir tatla açtığı roman ilerleyen sayfalarında yukarıda sözünü ettiğim karanlık dehlizlerden kesitler sunuyordu. Kim olduğunu bilmediğimiz bir anlatıcı, yanına okuru da alarak zifiri karanlık o dehlizlerde elinde bir el feneriyle dolanıyor ve Santiago Nasar'ın göz göre göre ölüme gidişini aydınlatmaya çabalıyordu. Bir korku tünelini andıran bu dehlizde el fenerinden yayılan ışık huzmesi kimin yüzünü aydınlatıyorsa o kişi Nasar'ın öldürülmesi ile ilgili bildiği veya duyduğu şeyleri anlatıyor ve bir anlamda kendini aklamaya çalışıyordu: "Ellerinden silahı almıştım.", "Şaka yapıyorlar sandım.", "Birileri elbet engel olur diye düşündüm.", "Gerçekten yapabileceklerini hiç düşünmemiştim."... Sarı ışığa boğulmuş yüzlerden bu cümleler dökülüyordu roman boyunca ve bir gazeteci gibi olayları yorumsuz aktaran anlatıcımıza inat fenerin sarı ışığı bir şeyler söylemeye çalışıyor gibiydi.
Kırmızı Pazartesi, birkaç katmanda değerlendirilebilecek bir roman. İlk önce en yüzeysel haline bir bakalım: Roman, vahşi bir namus cinayetini, doğrusal olmayan bir zaman çizgisinde anlatır. Bir alt katmanda ise kadraja aldığı toplumdaki namus ve erkeklik kavramlarının sorgulanması vardır: Burası kızlık zarının bir namus timsali olduğu ve erkeklerin birbirlerine horozlandığı bir toprak parçasıdır. Tanıdık geldi mi?
Biraz daha derine inelim: Kırmızı Pazartesi'nin insanları, bu namus cinayetini en ince detayına kadar bilmektedirler. Kadrajdaki insanlar bir topluluk hayatı sürmektedirler. Cinayetin işleneceğini bilirler; ama küçük birkaç engelleme haricinde hiçbir şey yapmazlar. Yukarıda da bahsettiğim gibi, güler geçerler, inanmazlar, nasıl olsa biri engel olacaktır diye düşünürler... Marquez sosyolojik bir tespit yapar: Toplum halinde yaşayan bireyler felaketi önlemek için çaba harcamazlar. Sembolik önlemler alarak, görmezden gelerek, "Yok canım olmaz öyle şey!" diyerek gerçeği ıskalarlar. Bireyler bir araya gelerek toplumu oluştururlar; ama toplum bir kez oluştuktan sonra tek tek bireylerden ayrı bir olgu gibi davranır. Birey topluluk içindeyken şöyle düşünür: Nasıl olsa biri bu felaketi önler. Topluluk, insan ruhunu tembelleştirir ve sorumluluğu başkasına atmasına, en azından ertelemesine olanak sağlar. Buradan romanın en derinindeki yere, merkezine varırız: Birey, toplumun başına gelen bir felaketten kendini sorumlu tutmaz. Küçük tefek önlemleri, "Elimden geleni yaptım." diyerek kendini temize çıkartma delilleri olarak ortaya koyar. Kendini suçlamaz, ta ki gerçek bütün soğukluğu ve sertliği ile karşısına çıkana kadar; ama artık iş işten geçmiştir.
Marquez'in büyüklüğü bu çok katmanlı yapıyı metne ustalıkla yedirebilmesidir. Anlatıcı aynı Marquez gibi, bir gazeteci mantığıyla olayı anlatmaya çalışır bize; objektiftir, bir yorumda bulunmaz, hiç kimseyi suçlamaz; fakat fenerin sarı ışığı bir şeyler söylemek ister gibidir. Anlatıcının objektifliği ilk başta bir büyülü gerçekçilik metniyle karşı karşıya olduğumuz hissi yaratır. Marquez, Paris Review'a verdiği röportajda büyülü gerçekçiliğin özünü şöyle açıklar: Bu, edebiyata da uyarlayabileceğiniz bir gazetecilik hilesidir. Eğer "Gökte uçan filler var." derseniz insanlar size inamayacaktır; ancak "Gökyüzünde uçan 425 tane fil var." derseniz insanlar büyük olasııkla size inanacaklardır. Kırmızı Pazartesi'deki olayların gelişimi ve bu gelişime kimsenin dur dememesi gerçek olamayacak kadar sıradışıdır sanki, tek bir olay farklı cereyan etse o felaket yaşanmayacak gibidir. Sanki o an kentin üzerine bir büyü yapılmıştır da olmayacak bir şey olmuştur; fakat fenerin sarı ışığı bir kez daha devreye girer: Büyüden kurtul, bu senin öz gerçekliğin!
Gabriel Garcia Marquez'in ölümüyle birlikte kağıt-zaman gerçekliğini büken büyük bir yıldız kaydı. Bu yazı da, adı büyülü gerçeklikle özdeşleşmiş bu büyük yıldıza bir veda olsun...

23 Mart 2012 Cuma

Batına geçildi. Batın açıldı.

Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes Film Festivali'nden ikincilik ödülüyle dönen son filmi "Bir Zamanlar Anadolu'da" ile ilgili bu yazıyı aslında çok önce yazmalıydım; ama içimden bir ses beklememi, filmle aramda bir mesafe oluşması için sabretmemi söyledi bana. O sese uydum ve uydukça da geciktirdim bu yazıyı. Nihayet bugün bu çok geç kalmış yazıyı yazmak için blogu açtım. 3 aylık bir aradan sonra bir şeyler karalamış olalım böylece duvara... Merhaba, yeniden!
Ceylan'ın magnumu olarak adlandırılabilecek bu derin filmi sinemada izleme olanağı bulan şanslı kişilerdenim. Şanslıyım; çünkü filmin derinliği sadece Dostoyevski'nin romanesk derinliğine sahip olmasından ileri gelmiyor. Nuri Bilge Ceylan, son filmiyle bizi gece mavisine bulanmış bir görsel şölene davet ediyor. Elbette bu keyfe DVD'yi izlerken varmak da mümkün; ancak iyi bir ses sistemine ve perdeye sahip bir sinemada izlenirken alınan keyif bambaşka! Filmin oyuncularından Yılmaz Erdoğan'ın tanımlamasıyla "Anadolu'nun hiçbir yerindeki bir avuç hiç kimsenin hikayesi" olan "Bir Zamanlar Anadolu'da"yı sinemada izlerken, Nuri Bilge Ceylan'ın karamsar fotoğrafçılığının bir ürünü olan sahneler dört bir yanınızı sarıyor adeta.
"Bir Zamanlar Anadolu'da"nın görsel yönüyle ilgili düşüncelerimi içeren bu paragraftan sonrası, Hıncal Uluç'un 27 Eylül 2011 tarihli "2,5 saatlik estetik sıkıntı!" başlıklı yazısındaki düşüncelerle tam bir tezat oluşturuyor. Uluç'un yazısıyla benim yazımın tek ortak noktası, filmin görselliğine her ikimizin de şapka çıkarıyor oluşu. Bundan sonra yollarımız ayrılıyor; çünkü ben Le Monde'un yorumuna katılıyorum: Bir Zamanlar Anadolu'da, Dostoyevski'nin romanesk derinliğine sahip bir film.
"Bir Zamanlar Anadolu'da", olayların neden-sonuç ilişkileriyle birbirine bağlandığı, bir girişi-gelişmesi ve sonucu olan, sonunda izleyiciye bir çözüm sunarak onların rahat bir şekilde eve dönmesini sağlayan, sıkıştığında müziğe başvuran popüler sinema dilinden incelikli bir şekilde uzak duruyor. Uluç'un "Filmin hikayesini 20 dakikada anlatmak mümkün!" yorumuna inat ben filmin uzun olmasının, merkezine aldığı konunun doğal bir sonucu olduğunu düşünüyorum. "Paraya ihtiyacı olan bir adam, parası olan; ama -o adama göre- yaşamayı hak etmeyen tefeci bir kadını  ve kadının kardeşini öldürür . Sonra bu eylemin yarattığı vicdan azabı altında ezilir, suçunu itiraf ederek teslim olur ve Sibirya'ya sürgüne gönderilir." Alın size Dostoyevski'nin estetik sıkıntısı "Suç ve Ceza"! İki cümle ve üç bağlaçla özetlenebilecek bir konuyu neden 600 küsur sayfa boyunca anlatır Dostoyevski? 4-5 sayfalık küçük bir hikaye olarak anlatılacak bir olayı ne diye uzattıkça uzatır ve bir sıkıntıya dönüştürür?
Madem romanesk bir derinliğe sahip yorumunda bulunduk, gelin bu filmi bir romanı inceler gibi inceleyelim. Bunu yaparken de Orhan Pamuk'un son kitabı Saf ve Düşünceli Romancı'daki bir kavramdan yararlanalım: Merkez. Bu kavramı yukarıda da kullandım aslında: Merkezine aldığı konunun doğal bir sonucu. Peki nedir merkez? Bir romanın/filmin merkezi ne demektir? Kavramı ortaya atan kişinin verdiği örneği anlamak en güvenilir yol olsa gerek:
Diyelim ki ben anılarımı yazdım ve bunu bir yayımcıya teslim ettim. Yayımcı bunu aldı ve "Deniz'in Anıları" başlığıyla; ancak kitabın kapağına tür olarak "Otobiyografi" yerine "Roman" yazarak yayımladı. Böyle bir durumda bizim o kitabı okuma biçimimiz değişir.  Kitap "Otobiyografi" türünün bir ürünü olarak yayımlanmış olsaydı "Bir adamın anılarını yazmış." diyerek okuyacağımız kitabı bu sefer farklı bir gözle okumaya başlarız. "Acaba 'O gün üzerimde mavi bir kazak vardı.' derken ne demek istedi, neden özellikle kazağın rengini söylüyor? Falanca karakteri romana neden dahil etti? Her sabah kahve içtiğini neden özellikle belirtti?" Bu soruların özet olarak sorduğu şudur: Bu adam aslında ne anlatmak istiyor? İşte bu sorunun yanıtı bize merkezi verir.
Peki "Bir Zamanlar Anadolu'da"nın merkezi nedir? Bir avuç hiç kimsenin bir gece boyunca yaşadıklarını estetik bir sıkıntıya dönüştürerek bize anlatan bu film aslında ne anlatmak ister? Nuri Bilge Ceylan, benim düşünceme göre, magnumu olarak anılacak filminin merkezine insanın kirlenmişliğini ve insanlar arasındaki hiyerarşik ilişkinin gerilimini koyar. Dostoyevski'nin romanesk derinliğine sahip bu filmin insanları bir şekilde kirlenmişler, günahlanmışlardır. Kendilerine itiraf edemeseler de, üstünü örtmeye çalışsalar da bunun böyle olduğunu içten içe bilirler; ama bununla yüzleşmekten korkarlar. Aynaya bakmak korkutucudur; çünkü orada bu çirkinlikleriyle, kirlilikleriyle başbaşa kalacaklardır; bakmazlar. Bakmazlar bakmamasına da bu kirlenmişlikten, günahkarlıktan onlar da rahatsızdırlar. Bu rahatsızlığın zehri dışarı akar ve ilişkilerine bulaşır. Hiyerarşik ilişkinin gerilimi burada ortaya çıkar: Herkes çatabildiğine çatar, çatamadığının arkasından konuşur! Filmin karakterleri kendi günahlarını, kirlenmişliklerini gizlemek için durmaksızın karşısındakinin açığını ararlar. Uluç'un "Sanıyorsunuz bir şey çıkacak." dediği sahnelerin her biri filmin merkezine çıkar aslında. Komiser Naci, hasta çocuğu nedeniyle evde duramaz; ama vicdanı evde beklemektedir. Savcıya kızar, arkasından konuşur, dalga geçer onunla; katil zanlısını döver. Arap Ali, torpille şöför olan adama kızar, adamla her fırsatta tartışır. Savcı, anlattığı hikayeyi deşerek onu aynaya dönmeye zorlayan doktora kızar, Komiser Naci'ye çatar! Muhtar kendi çıkarının peşindedir; cinayet soruşturması yürütürken yorularak evine gelen misafilerine iki arada bir derede açıverir köyün morg problemini! "Bir yere çıkmayan" o sahnelerin hepsi bizi filmin merkezine götüren bir yoldur. Ceylan'ın karakterleri "kirlenmişlerdir"; ama bununla yüzleşmek istemezler. Biri hariç...
Film boyunca aynaya bakma cesareti gösterebilen tek kişi doktordur. Hayata nihilist bir pencereden bakan doktor, gece boyunca seyircinin tarafında yer alan tek karakterdir. Tartışmalardan uzaktadır. Sadece işine bakan biridir demek de doğru değildir onun için; çünkü işinden de bezmiştir bir yerde. Hayatı izler doktor, onun içine girmek istememektedir. Tüm karakterler bir başkasına çatarak, başka bir hayat olsaydı, başka bir yerde olsalardı, başka bir konumda olsalardı mutlu olacaklarını düşünürken doktor Komiser Naci'ye verdiği bir yanıtta böyle bir umut taşımadığını yüzümüze vurur:

-Valla ben senin durumunda olsam hiç arkama bakmam, toplarım pılıyı pırtıyı çeker giderim anasını satayım!
-Nereye?

Gidecek bir yer yoktur aslında; sorun "başka..."da değil, aynadaki akistedir. Diğerlerinin yüzleşmekten kaçtığı bu sorunla bir tek doktor hesaplaşmıştır. İşin kötü yanı, konuştuğu insanları da aynaya dönmeye zorlamaktadır. Bunu en yoğun olarak savcıyla olan diyaloğunda görürüz. Doktor, bütün bir film boyunca savcıyı adım adım aynaya bakmaya götürür. İnatla direnir savcı; yüzü aynaya dönükken dahi gözlerini kapatarak gerçeği görmekten kaçınır; ama sonunda öyle bir noktaya gelir ki acısını saklamak için sahte bir sırıtışı suratına yapıştırarak aynaya bakar; kendini, günahlarını, kirlenmişliğini görür.
Yine de Ceylan'ın derdi "Gerçek budur, doğru budur; bununla yüzleşin!" demek değildir; çünkü öyle bir an gelir ki doktor da gerçeği görmezden gelir, batına geçer, batını açar ve devam eder. Gerçi, diğerlerinden farklı olarak ,görmezden geldiği kendi gerçeği değildir (onunla çoktan yüzleşmiştir); ama yine de yeri gelir, o da gözünü kapamayı tercih eder. Filmin sonunda maktulun oğlu ve annesi uzaklaşırken, film boyunca bizi gerçeklerle yüzleşmeye çağıran; ancak en sonunda kendisi de gerçeği görmezden gelen doktorun penceresinden bakar ve kendimize sorarız: Suç nedir? Günah, kirlenmişlik nedir? Doğru olan nedir?
Dostoyevski'nin romanda yaptığını sinemada başaran Nuri Bilge Ceylan'ın "Bir Zamanlar Anadolu'da"sı, merkezine koyduğu sorun nedeniyle 20 dakikada özetlenebilecek bir film değil bence. İnsanın zaaflarını adım adım, acele etmeden ortaya koyan bir romanesk görsel şölen! "Atılsa da olur, bir şey kaybetmez!" denilen sahnelerin atılması ise filmin merkezine giden yolların kesilmesi, bir diğer deyişle filmin ölmesi demektir. Ceylan'ın romanesk görsel şölenine "Aman canım, bir adam ölmüş haldır haldır onun cesedini arıyorlar." demek, Dostoyevski'nin "Suç ve Ceza"sını yukarıdaki gibi özetlemekten farksızdır.

19 Aralık 2011 Pazartesi

La promesse: Vicdan Mantığı Yener!

"Dardenne Kardeşler", sinema dünyasını biraz olsun takip edenlerin, yeni filmlerini heyecanla beklediği iki yönetmen; ancak film cahili bendeniz bu yönetmenleri bu yıl tesadüfen tanıdım. Son filmleri Le gamin au vélo (Bisikletli Çocuk), Cannes Film Festivali'nin "Jüri Büyük Ödülü"nü Nuri Bilge Ceylan'ın "Bir Zamanlar Anadolu'da"sıyla paylaştı. Bu yıl İzmir'de de düzenlenen Filmekimi'nde izlediğim yegâne film olan Bisikletli Çocuk, Dardenne Kardeşler ile ilk randevum oldu. İster istemez Bir Zamanlar Anadolu'da ile kıyasladığım ve belki de yanlış olan bu kıyaslama nedeniyle pek sevemediğim bir film olan Bisikletli Çocuk'tan sonra dün, 6 yıl sonra İzmir'e gelen Gezici Festival kapsamında Dardenne Kardeşler'e ait iki film daha izledim: Le fils (Oğul) ve La promesse (Söz). Bu kez her iki filmi de sevdim; ancak bu yazımın konusu oluşturan Söz bana, Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sını okuduğum zamandan beri kendime sorduğum bir soruyu tekrar sordurttu: Kendimizce mantıklı olduğunu düşündüğümüz sebeplerle vicdanımızın sesini susturmak mümkün mü?
Dardenne Kardeşler'in 1996 yapımı filmi Söz, bu soruya şöyle bir yanıt veriyor: Hayır, vicdan mantığı yener! Filmin başında bir tamirhanede gördüğümüz ve birkaç sahnede küçük hırsızlıklardan keyif alan biri olduğunu anladığımız, kaçak yollardan ülkeye giriş yapan kişilere babasının patronluğunda oldukça kötü koşullarda barınacak yer bulan ve onlara fahiş fiyatlarla temel ihtiyaçlarını gidermeye yarayacak ürünler satan bir çırağın vicdanının hikayesi aslında Söz. Serseri ve para düşkünü bir babanın serseri ve para düşkünü oğlu Igor'un hayatı, müfettişlerin, kaçak işçi çalıştırdıkları gerekçesiyle baba Roger'ın sorumluluğundaki bir şantiyeye teftişe gelmesi, bu teftiş öncesinde, filmin başında karısını ve yeni doğmuş çocuğunu ülkeye getiren Amidou isimli bir kaçağın iskeleden düşerek ölmesi ile allak bullak olur; çünkü Amidou ölmeden hemen önce Igor'dan karısına ve çocuğuna bakacağına dair söz vermesini ister.  Amidou'nun karısı Assita'dan bu ölümü gizleme kararı alan baba, kendisinin de Igor'un da çıkarlarına en uygun olan şeyi; Assita'dan bir şekilde kurtulmanın yollarını arar: Amidou ortadan kaybolmuştur ve Assita'nın yapacağı en akıllıca iş Amidou'nun İtalya'daki erkek kardeşinin yanına gitmektir; ancak verdiği söz, Amidou'nun cesedinin üzerine çimento döken umursamaz ve bencil baba Roger'a inat, Igor'un genç, serseri ve para düşkünü ruhunda bir deprem yaratır. Bir anlamda o ölümden sorumlu olan Igor'u bir kolundan mantığı diğer kolundan ise vicdanı çekiştirmektedir.
İnsanları hayvanlardan ayıran şey nedir? Biyolojik açıdan hayvanlardan bir farkımız yok, farklı DNA sarmallarına sahip olsak da aynı hücreleri taşımaktayız. Uzun yıllar, özellikle Sanayi Devrimi'yle birlikte bilimin büyük bir hızla geliştiği 19. yüzyıldan  beri bu soruya verilen yanıt "Analitik düşünebilme, öğrenebilme ve öğrendiğini aktarabilme yeteneği" şeklinde olmuştur; ancak özellikle günümüzde bu soruya bu şekilde kesin bir yanıt vermek artık olanaksız. Biliyoruz ki farklı algı düzeylerinde de de olsa hayvanlar da düşünebiliyor, alet geliştirebiliyor, geliştirilmiş bir aleti çözebiliyor, öğrenebiliyor ve öğrendiklerini aktarabiliyorlar. Şu halde sorumuz hala yanıtsız: İnsanları hayvanlardan ayıran şey nedir?
Bu soruya günümüzde pek çok farklı yanıt verilebilir sanırım; ama bir sıralama yaparsak ilk beşe alacağımız yanıtlardan biri de vicdandır. Dardenne Kardeşler'in bu soruya Söz'de verdikleri yanıt da bu: İnsanı insan yapan şeylerden biri de vicdanıdır! Verdiği sözün altında ezilen vicdanına kulak veren Igor, aslında kendi çıkarlarına bütünüyle aykırı davranmaktadır. Roger, Assita'yı söylediği bir yalanla İtalya'ya gitmeye ikna etmiştir; ancak Igor'un vicdanı buna el vermez. Verdiği söz, kişiliğindeki bütün o çıkarcı ve sorumsuz yanları susturmuş ve içindeki insan konuşmaya başlamıştır. Igor'un vicdan azabı filmin sonunda doruğa çıkar ve yaptığının sonuçlarına katlanamayıp bütün suçunu itiraf eden Raskolnikov gibi, Amidou'nun öldüğünü, babasıyla birlikte üzerine çimento döktüklerini, kendisinin buna karşı çıkmasına rağmen Roger'ın bu ölümü ondan gizlediğini Assita'ya itiraf eder. Üstelik bunu, Assita'dan kurtulmaya en yakın olduğu anda yapar. Igor'u bu itirafın ardından, Assita'yla birlikte bir tünelin sonunda gerisingeri yürürken görür, filmi bitiririz. Analitik düşünceyle hareket eden Igor için aslolan kendi çıkarıdır; Assita'yı orada bırakmalı ve yoluna devam etmelidir; ancak onu insan yapan değerlerden biri, vicdanı buna izin vermez.
Bisikletli Çocuk'u sevmememin bir nedeni de kurduğu iyimser dünyaya inanamamamdı.  O filmdeki tesadüf bana fazla zorlama gelmişti. Söz de iyimser bir dünya kuruyor; ama sorduğu soru ve verdiği yanıt ile beni kalbimden vurdu: Vicdan mantığı yener! Bir diğer deyişle, ne olursa olsun insanlık bir şekilde kazanır.
Dileyelim ki Dardenne Kardeşler haklı olsun...

14 Aralık 2011 Çarşamba

Don Quijote: Hepimiz için için donkişotluklar yapmak isteriz!

Mayıs ayında ard arda gelen yazılara inat 2 aydır suskundum. Bir şey yazacak kadar kafamı toplayamamam bir neden elbette; ancak asıl önemli neden üşengeçlik! 2 ay süren bu üşengeçliğe Cervantes'in ünlü romanı La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote ile ilgili bu yazımla bir nokta koyuyorum, haydi hayırlı olsun!
Kimin sözüydü hatırlamıyorum (aklımda kaldığınca yazıyorum); ama klasik eserlerle ilgili şöyle bir cümle okumuş ve çok beğenmiştim: Klasikler, hiç okumadan da üzerine konuşabileceğiniz kitaplardır. Bu söz, hiçbir şey okumadan edebiyatla ve bilhassa klasiklerle ilgili beylik sözler söylemeyi pek sevenlere bir yergi olarak alınabileceği gibi klasik romanların evrenselliğiyle ilgili bir övgü olarak da düşünülebilir. Birçok kişi, Suç ve Ceza'yı hiç okumamış olmasına karşın Raskolnikov adına aşinadır söz gelimi ve yaşadığı ikirciğe yorumlar getirir. Kendince haklı sebeplerle huysuz bir tefeci kadını öldüren Raskolnikov'un yaşadığı vicdan azabını ve ruhundaki gel-gitleri kulaktan dolma olsa da duymuş biri, bu duyguları anlar ve onlara bir şekilde ortak olur. Raskolnikov, bu evrensel duyguların ete kemiğe bürünmüş halidir adeta; dolayısıyla Suç ve Ceza'dan bihaber olsak da, baş karakterin yaşadıklarıyla ilgili söyleyecek birkaç sözümüz vardır.
Edebiyat tarihinde Raskolnikov gibi bir sürü karakter bulmak mümkün: Madam Bovary, Prens Mişkin, Karamazovlar, Anna Karenina, Büyük Birader...Yine de bir karakter var ki tüm bu saydıklarımızdan daha popüler; öyleki adı yaşantısıyla bütünleşmiş ve sembol olmuş bir karakter. 400 yıldır tekrar tekrar anlatılan ve hatta yazılan hikayesine bir şekilde aşina olduğumuz; herhangi bir zamanda herhangi bir yerde bir adeta bir süperkahraman gibi yaşadığına inanmak istediğimiz ve bir yandan yaşadıklarına, deliliğine gülerken diğer yandan "keşke onun gibi olabil"meyi dilediğimiz bu karakter La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote ya da daha bilinen yazımıyla Don Kişot! Cervantes'in karakteri o denli meşhur oldu ki yaptığı o delilikler kendi adıyla anılır oldu. Dahası, yıllar geçtikçe daha da kutsanan ve -yukarıda da belirttiğim gibi- bir süperkahraman halini alan; romanda insanları güldüren delilikleri donkişotluk olarak olumlu bir şekilde anılan bir karakter oldu yaratıcı asilzade. Ben bu yazıda karakterin kendisinden bahsederken Don Quijote adını, deliliklerinden bahsederken donkişot tabirini kullanacağım. 
Miguel de Cervantes Saavedra'nın tarafından 400 yıl önce kaleme alınan ve roman türünün ilk örneği sayılan 2 ciltlik bu eserin ilk cildini yeni bitirdim. Yıllardır bir şekilde adını duyduğum ve değirmenlere karşı savaşmasıyla ünlü olan bu deli-kahramanın maceralarını keyifle okudum. Post-modern anlatıyı bile müjdeleyen bu ilk romanla Cervantes, romanın babası ünvanını haklı bir şekilde elde etti ve diğer tüm yazarları üvey baba konumuna düşürdü. Elbette bu üvey babalar, Kemalettin Tuğcu romanlarında anlatılanların aksine, Cervantes'ten olma bu çocuğu büyüttüler, geliştirdiler ve edebiyatın başat anlatım tarzı haline getirdiler; ancak yüzyıllar sonra dahi keyifle okunan bu romanla Cervantes, sadece unutulmaz ve metaforik bir karakter (hatta bir ikili) yaratmakla kalmadı; aynı zamanda bu üvey babalara fikir babalığı yapmış oldu.
Ucuz şövalye romansları okuyarak deliren (aslında buna tam da bir delirme denemez; Don Quijote, kitapta pek çok kez belirtildiği gibi, aslında son derece zeki ve ünvanının içini dolduracak kadar da asil biridir. Sadece şövalyelik söz konusu olunca mantıklı düşünme yetisini kullanamaz.) Don Quijote'nin hikayesini "yel değirmenlerine karşı savaşan adam" şeklinde özetlemek mümkündür; ancak bu oldukça eksik bir yorum olur. Aslında değirmenleri dev canavarlar zannederek onlara saldırması, kitapta oldukça kısa bir yer tutar; ancak tam bir donkişotluk olan bu hareket yıllar içerisinde büyümüş, genişlemiş ve kitaptan taşarak adeta onun bir özeti haline gelmiştir. Don Quijote denince bir kişinin gözünde mızrağını bir yel değirmenlerine doğrultmuş, cılız atı Rocinante'yi onların üzerine süren bir adam ve yanında gördüklerinin dev canavarlar değil, yel değirmenleri olduğunu anlatmaya çalışan Sancho Panza canlanır. La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote romanını iki katmanda incelemek, bu romanın önemini anlamak açısından daha faydalı olacaktır:

  1. Öykünün nasıl ortaya çıkarıldığını anlatan ve üst kurmaca tekniğinin kullanıldığı (tam da bu noktada romanın post-modern anlatıyı müjdelediğini söyleyebiliriz.) birinci katman
  2. Don Quijote'nin ve Sancho Panza'nın bugün artık sembolik bir hal almış öyküsünün anlatıldığı ve ucuz edebiyatın yerden yere vurulduğu ikinci katman
Birinci katman olarak adlandırdığım ve post-modern anlatıyı müjdelediğini söylediğim üst kurmacayı ilk cilt için iki bölüme ayırabiliriz:
  • Romanı açan ve birinci bölümü anlatan; ancak başka bir kayda rastlamadığı için öyküsünü kesen birinci yazar
  • Birinci yazarın, anlattığı bölümü kapatmadan önce hikayenin devamını bulduğunu müjdelediği, bulduğu Arapça metni tercüme ettirerek bize sunan ikinci yazar
Roman tekniğinde üst kurmaca olarak adlandırılan bu kayıp metinler enstantanesi 400 yıl içerisinde büyüdü, yayıldı ve post-modern anlatının ayırıcı özelliği olarak ortaya çıktı (Tutunamayanlar, bu tekniğin Türk edebiyatındaki tipik örneğidir. Tutunamayanlar yayımlandığında bu ilk romanın üzerinden 367 yıl geçmişti). Cervantes'in yaptığı bu üst kurmaca, romanı; bir delinin başına gelen tuhaf ve komik olaylar olmaktan çıkardı ve yüzyıllar boyunca roman yazmak isteyenlere ilham veren bir kitap haline getirdi. Pek çok okur, bu ilk romanın biçimsel yönünden bihaber; ancak bu birinci katmanın bugün ikinci katmandan çok daha önemli olduğunu söylememiz mümkün; çünkü bu katman bize kimliği belirsiz bir sürü yazar yaratmakla kalmıyor aynı zamanda bu hikayelerin gerçek mi yoksa bütünüyle hayal ürünü mü olduğunu düşündürtüyor ki bu konu romanın başat sorunsalıdır: Bu oalyların ne kadarı gerçek, ne kadarı kurmaca? Eğer bu birinci ve ikinci yazarların belgelerine bakarsak, olaylar bütünüyle gerçektir ve belgeye dayanmaktadır; ancak diğer yandan okuduğumuz bir romandır; dolayısıyla kurmaca bir tarafının olması gerekmektedir. Romanlarda anlatılanlar bütünüyle gerçek değildir; zaten hikayenin ikinci katmanını oluşturan öyküde Don Quijote'ye anlatılmak istenen de budur.
İkinci katmana gelince; işte birçoğumuzun üzerine konuştuğu katman bu. Don Quijote denildiğinde aklımıza gelen bütün o donkişotluklar, kitabın ikinci katmanını oluşturuyor. Bütün bir kitabı oluşturan hikayenin yer aldığı katmanı ikinci olarak adlandırmamın sebebiyse, romanın üst kurmaca tekniğiyle açılması. Benim düşünceme göre, bu ikinci katman, bütünüyle hikaye anlatmaya ayrılmıştır. Don Quijote'nin Sancho Panza'yla çıktığı yolculuk, anlatılan irili ufaklı bütün hikayelere bir fon oluşturur. Başlarından bir sürü macera geçen ikiliyi izlerken, güzeller güzeli pek çok kadın ve erkek ile karşılaşır, onların hikayelerini dinleriz. Anlatılanlar da aslında romanlarındaki gibidir ve çoğunlukla aşk hikayeleridir. Cervantes burada okuyucuyu bir sürü değişik hikayeye boğar. Birinci kitap, bütün karakterlerin handa -Don Quijote'ye göre şato!- toplanmasıyla ve orada yaşananlarla son bulur.
Bu ikinci katmanın sırrıysa okuyucular olarak bizlerin, geçen zaman içerisinde Don Quijote'nin donkişotluklarına yüklediğimiz anlamlarda gizlidir. Don Quijote'nin donkişotluklarına güler, beri yandan o donkişotlukların kendi hayatımızdaki karşılıklarını yapabilecek cesarette olmayı dileriz. Tam da bu nedenle Don Quijote'nin aslında hiç vazgeçmemesini, Sancho Panza'yı ve diğerlerini hiç dinlememesini dileriz için için. Don Quijote'yi yel değirmenlerine karşı savaş açarken, sıradan bir leğeni değerli bir tolga zannederken, şarap fıçılarına kılıcını sokup devi öldürdüğünü, ortalığı kana buladığını düşünürken ve tüm bunların aslında olmadığını gördüğünde de "Bu şato büyülü!" diyerek yine donkişotluklarının gerekli olduğunda diretirken gördükçe için için mutlu olur ve onun haklı çıkmasını dileriz. Modern bir benzetme yapacak olursak Don Quijote, Godot'yu bulduğunu zanneden birisidir. Onun için Godot, maceracı bir şövalye olmaktır ve Don Quijote bunu hakkıyla yapmaktadır. Diğer yandan Sancho Panza'nın durumu Vladimir'in ve Estragon'ın durumuna benzer: Bir yanıyla efendisinin vaat ettiklerinin hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini, onun hasta olduğunu bilir; ancak  içini kemiren ya gerçekleşirse düşüncesinden bir türlü sıyrılamadığı için onun yanından ayrılmaz. Sancho Panza, ikilide ayakları yere basan tarafı oluşturur; ancak vaatlerin gerçekleşme olasılığı onun efendisinin yanından ayrılmasını engeller. Bu ikili arasındaki sembolik durum, kitabın yüzlerce yıldır tekrar tekrar okunmasının ve insanlara ilham vermesinin bir diğer nedenidir.
Yazıyı noktalamadan önce YKY'ye gerçekten teşekkür etmek istiyorum. Kazım Taşkent Klasikler Serisi içerisinde Roza Hakmen'in çevirisiyle yayımlanan La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote kelimenin tam anlamıyla evladiyelik! Don Quijote'nin tam metin çevirisini hala almamış olan okuyuculara bu seriden çıkan baskıyı edinmelerini şiddetle tavsiye ederim.

Nice donkişotluklara!

2 ay sonra tekrar merhaba!

11 Ekim 2011 Salı

Uzak: Yabancının Rahatsızlığı

"Haddim olmayarak..." diye başlayan diğer film yazılarıma inat yine bir filmle ilgili yazıyorum. Hem de yazının konusu olan filmin sahibi, son filmi Bir Zamanlar Anadolu'da ile sadece sinemaseverler değil edebiyat tutkunları tarafından da çokça övgüye -istisnalar kaideyi bozmaz- boğulan; gerçek anlamda dünya çapında bir yönetmen: Nuri Bilge Ceylan. Stresimi arttıran bir diğer unsursa bu filmin Avrupa'nın en önemli film festivallerinden biri olan Cannes'da hem Jüri Büyük Ödülü'ne layık görülmesi, hem de başrol oyuncularının En İyi Aktör ödülünü paylaşması. Uzatmayalım; yazımızın konusu, Nuri Bilge Ceylan'ın taşra üçlemesinin son filmi olan ve Ceylan'ı dünya çapında tanınan bir yönetmen konumuna getiren Uzak.

Nuri Bilge Ceylan'ın Mayıs Sıkıntısı ve Koza haricindeki tüm filmlerini izledim. Kesinlikle bir şaheser olan son filmi Bir Zamanlar Anadolu'da yı hariç tutarsak en çok etkilendiğim filmleri İklimler ve Uzak oldu. 2008 yılında izlediğim Üç Maymun, Nuri Bilge Ceylan ile ilk randevumdu ve itiraf ediyorum, ortalamanın altında bir sinema izleyicisinin vereceği tepkiyi vererek filme sövüp saymıştım (Yine de yakın zamanda tekrar izlediğim bu film, Ceylan'ın filmleri arasında Kasaba'dan sonra bana en uzak gelenidir)! Geçen 3 yılın ardından bu yaz başında Zeynep'le İklimler'in başına oturduğumda bir tedirginlik ve belki bir önyargı vardı; ancak kendini seyirciye yavaş yavaş açan film bittiğinde çok etkilenmiş ve Ceylan'ın diğer filmlerini ard arda izlemiştim. İklimler'in hemen ardından izlediğim Uzak, Nuri Bilge Ceylan'la 3. randevum oldu.

Açılış sekansında, karla kaplı bir arazide -kasabanın çıkışı olsa gerek- bir adamın bata çıka yürüdüğünü görürüz. Zorlanarak yolu tamamlayıp kameraya döndüğünde bu adamın Kasaba'da "Buralardan gitmem lazım; ben bu kasabaya sığmıyorum!" diyen ailenin asi çocuğu olduğunu anlarız. Aslında bu iki filmi birbirine bağlı okumak gibi bir zorunluluğumuz yok; ancak bu anlamda bir devam hikayesi olarak da düşünülebilir Uzak. Adamın bir minibüse bindiğimi görmemizle bu sekans son bulur. Kimdir bu adam?

Filmin künyesi gözümüzün önünden geçtikten sonra bir başka adamla tanıştırır bizi Nuri Bilge Ceylan. Arka planda bir kadın soyunmaktadır; adamın yüzü sıkıntılıdır. Sevişme başlangıcında bir çift görürüz; ancak bunun, içinde duygu barındırmayan bir seks oyunu olduğu düşüncesi de kafamızda yer eder. Kadının apartmandan sert ve hızlı adımlarla çıkışı bu düşünceyi güçlendirir. Bu sahneden sonra tekrar adama döneriz. Yatağa bulaşmış bir şeyi -ki tahmin etmemiz çok zor değildir- siler, mutfağa gider; bir şeylere bakar. İlk başta anlamayız; ama film açıldıkça mutfakta bir fare olduğunu, kapının kirişine de bu nedenle bir tuzak kurulduğunu anlarız. Tam o anda telefon çalar, koşarak gelir; ancak telesekreter ondan önce davranmıştır. Adamın adının Mahmut olduğunu annesinin telesekretere bıraktığı mesajdan anlarız. Baştaki seks sahnesinden sonra Mahmut kişiliğiyle ilgili ikinci soruyu sorarız: Neden telefonu açmıyor, annesiyle konuşmak istemiyor? Derken sabah olur, Mahmut bölük pörçük bir kahvaltı eder ve akabinde evinin bir odasında seramik fotoğrafları çeker. Yönetmen hepi topu 4 sahneyle Mahmut'u bize anlatmıştır bile: Dağınık bir yaşam süren, sorunlu, içinde bir boşluk olan, yalnız bir fotoğrafçı. Peki karda batıp çıkan adama nolmuştur?

Sorumuzun yanıtını kısa sürede alırız: Karda batıp çıkan adamı Mahmut'un sokağında görürüz. Onun apartmanının kapısının önünde dolanır. Kapıcıyla yaptığı kısa sohbetten Mahmut'u aradığını, memleketten akrabası olduğunu anlarız. Adam oralarda dolanır, güneş gözlüğünü takıp bir sigara yakarak sokaktaki bir kıza caka satar kendince. Mahmut, akşam eve döndüğünde memleketten akrabası olan ve bizim yazının başından beri Saramagovari bir şekilde karda batıp çıkarak yürüyen adam olarak tanımladığımız adamı apartmanın girişindeki kapıcının masasında uyuklarken bulur ve evine çıkarır. Bunu yapmakla da kalmaz, adamın adını söyleyerek bizi o uzun hitaptan kurtarır: Yusuf.

Mahmut ve Yusuf, evin mutfağında konuşurlarken hikayeyi anlamaya başlarız: Yusuf'un çalıştığı fabrika yaklaşık 1000 kadar kişiyi -Üfff, 1000 kişi! Bir kasaba dolusu insan!- işten çıkartmıştır. İşsiz kalanlar arasında Yusuf ve babası da vardır. Yusuf çareyi kasabadan kaçıp gemilerde çalışmak olarak düşünmüş, bir iş bakmak için de İstanbul'a gelmeye karar vermiştir. Aslında Yusuf'un herhangi bir vasfı yoktur; amaç bir şekilde kasabanın dışına çıkmaktır. Nuri Bilge Ceylan'ın ilk uzun metraj filmi olan Kasaba'da da aynı aktör aynı düşünceleri dile getirmemiş midir zaten? Sanki kasabanın dışında müthiş bir mutluluk ve enerjiyle akıp giden bir hayat vardır. Nitekim Yusuf, Mahmut'un yaptığı uyarı sonrası -Uzun yolculuklar oluyor, dayanabilecek misin?- verdiği yanıtta bu düşüncesini bir anda açığa vurur: Gezmek istiyorum ya hep siz mi gezeceksiniz bu dünyayı, biraz da biz gezelim, nolacak yani? Mahmut'un derdinin başka olduğunu da bu cümleden hemen sonra anlarız: Gez bakalım, her yer aynı yani hiçbir yerin birbirinden farkı yok da, bu işin kesinleşmesi kaç gün sürer?


Bu sorudan anlarız ki Mahmut, memleketlisi Yusuf'un bu misafirliğinden memnun değildir. Bu filmin ilk kırılma noktasıdır. Benim düşünceme göre bu filmi Mahmut karakteri üzerinden okumak daha doğrudur. Yaşadığı dağınık, bölük pörçük, sıkıntılı ve boş yaşantıda bu adama yer yoktur! Yusuf bu soruya "Tam olarak bilmiyorum da..." diye üç noktalı bir yanıt verince Mahmut bir atak daha yapar: "Bana bir hafta demiştin de?.." Bu yabancının verdiği rahatsızlığa bir hafta dayanabilecek şekilde ayarlamıştır kendisini Mahmut, bunun aşılmasını istemez. Yusuf'a yatacak yer gösterip evin kurallarını söyledikten sonra -Banyodaki değil küçük tuvaleti kullan, sigarayı mutfakta içiyoruz- onu odada yalnız bırakır. Salona geçen Mahmut, Yusuf'un ayakkabılarından pis bir koku geldiğini fark eder, ayakkabıların içine koku sıkar ve onları ayakkabılığa kaldırır. Bu filmde en sevdiğim şey, küçük hareketlerin rahatsız ediciliğini çok iyi yakalamasıdır. Bu sahne, buna iyi bir örnek teşkil ediyor.

Ertesi güne geçtiğimizde Yusuf'un -daha önce de yazdığım gibi- sadece gemilerde ne iş olsa yapmak için değil büyük şehrin havasını tatmak, biraz avarelik etmek, bütün bir hayatını geçirdiği kasabadan biraz olsun başını çıkartmak için de geldiğini öğreniriz. Evet, Yusuf iş de bakar; ama bu sanki biraz da görev duygusuyla yapılır. Günün akşamında Mahmut, Yusuf'a işiyle ilgili sorduğu soruyla aslında "Bu daha ne kadar sürecek?" sorusuna yanıt arar. Bir sonraki gün, Mahmut'un arkadaşlarıyla yaptığı fotoğraf-kadın sohbeti, Yusuf'un bu dünyaya ne kadar uzak olduğunu bize gösterir. Benzer bir durumu günün akşamında beraber izledikleri Tarkovski filminde de görürüz; ama bu sahne bizim için bir açıdan daha önemlidir. Yusuf filmi sıkıcı bulup yatmaya karar verdikten sonra Mahmut bir porno film açar. Sabah arkadaşlarıyla fotoğraf üzerine derin sohbetler yapan adam, filmin başından itibaren sunulan tabloya baktığımızda cinsel açlık çeken birisidir ve bu anlamda Yusuf'la benzeşmektedir. Filmin ilerleyen sahnelerinde gördüğümüz üzere Yusuf birçok kadından etkilenir: Mahallede caka sattığı kadın, Beyoğlu Sineması'nda dergilere göz gezdiren kadın, metroda bacağı bacağına değen kadın... Yusuf'unki bir hoşlanmadan çok bu kadınlarla sevişme isteğidir. Mahmut, taşradan gelen bu adamın yanında entelektüel ve ağır karakterli bir görünüm çizmeye çalışır: Taşradan şehre gelmiş ve şehirde tutunmayı başarmış biri gibi gözükür; ama aslında o da ayak altında dolanan biridir. Taşrayı, çıktığı kasabayı unutmaya çalışmaktadır; ama içten içe çok da uzakta olmadığını bilir. Annesi, Yusuf, ona hep güç bela kurtulduğu kasabayı hatırlatır; bu nedenle onlardan uzak durmaya çalışır. O burada yalnız ve kırık dökük de olsa bir yaşantı kurmuştur; annesinden gelen bir telefon ya da Yusuf'un burada yaptığı konaklama bu kapalı hayata çomak sokmakta ve kurtulmak için uğraştığı; ama hala derinlerde bir yerde yaşattığı taşra yaşantısını hatırlatmaktadır.

Film ilerledikçe Mahmut'un hayatına dair bir şey daha öğreniriz: Bitmiş bir evliliği vardır ve sanki derinlerde bir yerde Mahmut bu evliliğin bitişiyle ilgili kendini suçlamaktadır. Dahası 3 aylıkken alınmış bir çocuk vardır ve bu Mahmut'un eski eşini, bir daha çocuğu olamayacağı gerçeğiyle yüz yüze bırakmıştır. Mahmut durumu boşanmak üzereydik, ondan istemedim diye açıklamaya çalışsa da bu konu bir yerde onun da canını yakar. Kısacası bu kırık dökük yaşantı başkalarının hayatını da mahvetmiştir... Mahmut sadece ailesinden, memleketinden, Yusuf'tan değil, her şeyden uzak, sorumsuz ve sorunlu bir anti-kahramandır. Bu kapalı ve yalnız yaşantıyı bir zırh gibi üzerine geçirmiş, tüm sorumluluklarından kurtulmaya çalışmaktadır. Nitekim annesinin hastalığı sırasında da İstanbul'da değildir. Ablasının ısrarlı telefonları sonucu bir gece refakatçi kalmak dışında pek bir şey yapmaz. Bu işin tek olumsuz yanı, yalnızlığı ve sorumsuzluğu bir zırh gibi üzerine geçiren Mahmut, bir de ablasına ve yeğenine açmak zorunda kalmıştır evini, bir süre için.

Filmdeki bir diğer kırılma noktasıysa Mahmut'un, filmin başında gördüğümüz kadınla birlikte olmak için Yusuf'tan eve 22.00'ye kadar gelmemesini rica etmesidir. Yusuf bütün bir gün İstanbul'da dolaşır, geri döndüğündeyse Mahmut'u oldukça sinirli bulur: Yaşadığı cinsel bunalım, suçluluk duygusu, Yusuf'un ne zaman gideceğinin belirsiz olmasının yarattığı sinirlilik bu bölümde gün yüzüne çıkar. Yalnız yaşantısına çomak sokan, ona kasabayı, arada kalmışlığı, çok da uzağında olmayan kişiliğini hatırlatan bu adama duyduğu öfke bir anda patlar: Peki oğlum bu durumda ne yapacaksın, bana onu söyle! Bunun üzerine Yusuf, Mahmut'un fotoğraf işlerini yaptığı seramik firmasında kendisine bir yer ayarlayıp ayarlayamayacağını sorar. Mahmut'un yanıtı serttir; çünkü Yusuf'un böyle bir iş bulması demek aynı zamanda Mahmut'un başına tebelleş olması demektir. Senin ne vasfın var ki işe alsınlar, diyerek onu ezer; ama içten içe biliriz ki Yusuf'un bir vasfı olsa da Mahmut onu istememektedir. Kavga sırasında Yusuf da Mahmut'tan yakınır: Burası çok değiştirmiş sizi! Aslında burası değiştirmemiştir Mahmut'u; arada bırakmıştır.


Kaybolan gümüş saat hikayesiyse son nokta olur. Kavga sonrasında Mahmut haldır haldır bir şeyler aramaya başlar evin içinde, bir süre sonra Yusuf ne aradığını sorar. Gümüş, köstekli bir saattir Mahmut'un aradığı. Yusuf görmediğini söyler. Emin misin diyerek üsteler Mahmut. Görmedim, görmüş olsam söylerim, niye söylemeyeyim ki? Mahmut biraz durur, sonra odadan çıkar ve saati aramaya devam eder; nitekim bir sürü ıvır zıvırın bulunduğu bir kutunun içerisinde bulur saati; ama Yusuf'a söylemez. Böyle bir suçlamanın Yusuf'un canını acıtacağını bilmesine rağmen susar. Nitekim bu olaydan sonra film hızlı bir çözüme doğru yol alır. Yusuf düşünceli bir şekilde sigara içer akşam ve bir karar verir. Biz bu kararın ne olduğunu ertesi gün öğreniriz: Pılını pırtını toplayıp evden gider. Gitmeden önce balkonda son sigarasını içerken boğazdan geçen tankerlere bakar. Nereye gider Yusuf? Kafasına koyduğu gibi gemilerde bir iş mi bulur? Yoksa Gidersem bir daha hayatta çıkamam dediği kasabaya mı döner? Bunu bilemeyiz. Mahmut'sa, yeni eşiyle birlikte Kanada'ya giden eski eşini izler gizlice havaalanında. Eski eşi, Mahmut'un bencilliği nedeniyle belki bir ömür boyu çocuk sahibi olamayacaktır; ancak kızgın ya da kırgın değildir. Yeni bir hayat kurmuştur kendine ve bir şekilde mutludur. Bu, Mahmut'un içindeki vicdan azabını ve suçluluk duygusunu arttırır. Eve döndüğünde portmantoda, filmin başında Yusuf'a verdiği anahtarlığın asılı olduğunu görür. Yusuf'un odasını kontrol eder ve onun gittiğini anlar. Mahmut'u Boğaz'a nazır bir bankta düşünceli bir şekilde sigara içerken görürüz; oysa bir gün önceki kavgada Yusuf'a sigarayı bıraktığını söylemiştir. Mahmut'u düşünceli bir şekilde boğaza bakar halde bırakır ve filmi bitiririz.

Yazımın başında filmi Mahmut karakteri üzerinden okumanın daha doğru olduğunu söylemiştim. Öyle düşünüyorum; çünkü Yusuf'un gelmesiyle bütün düzeni alt üst olan ve uzakta kalmayı tercih ettiği yaşantısıyla yüzleşmek zorunda kalan Mahmut'tur. Yusuf, Mahmut'u sıktığının farkında bile değildir. Elbette  bir saf ve temiz çocuk da değildir; ama bozuk şivesinin, antrede bıraktığı kokmuş ayakkabıların, Mahmut Abisi yokken salonda sigara içmenin, o televizyon seyrederken başında durup ekrana bakmanın Mahmut'un sinirini bozduğunu bilmez. Aynı nedenle, seramik firmasında iş istediğinde Mahmut'un kızmasına da anlam veremez. Filmin alt katmanında yer alan rahatsızlık, vicdan azabı, mutsuzluk, arada kalmışlık, hayatı ıskalamışlık duygularını hep Mahmut'ta görürüz.

Aslında bu yazı yerine Ceylan'ın son filmi olan ve 2,5 saat boyunca hayranlıkla izlediğim Bir Zamanlar Anadolu'da yı yazmalıydım; ancak bu denli detaylı bir yazıyı filmi bir kez daha izlemeden yazabilmem zor. Nuri Bilge Ceylan'ı gerçek anlamda dünyaya tanıtan ve Cannes'dan 2 ödülle dönen bu filmle ilgili geç de olsa bir şeyler karalamak istedim. Sürç-i lisan ettikse affola!..

3 Ekim 2011 Pazartesi

2001: Bir "Sinir Bozan" Uzay Efsanesi (Bu Monolithi Kim, Neden Bıraktı?)

Stanley Kubrick, sinema severler tarafından yere göğe konulamayan ve "Amerikan sinemasının deha düzeyine en yakın yönetmeni" olarak anılan, her filmi bir başyapıt kabul edilen unutulmaz bir yönetmen. Yine de çoğu kişi Kubrick'i ya çekimlerini tamamladıktan kısa bir süre sonra hayata veda ettiği son filmi "Eyes Wide Shut" ya da Anthony Burgess'in romanından uyarlanan "A Clokcwork Orange" hatırlıyor. Romanı da bir modern klasik kabul edilen A Clockwork Orange, Amerikan sinemasını seven kişilerin ciddi bir kısmı tarafından "En Beğendiğim Filmler" listesinin üst sıralarında kendine yer buluyor. İlginç olan yan, Kubrick'e bu kadar hayran olan bu kişilerin çoğunun, yönetmenin filmografisinde çok önemli bir yer tutan, Oscar ödüllerine katıldığı sene en iyi film ödülünü alamaması birçok eleştirmen tarafından "Akademinin alnında kara bir leke olarak kalacak!" şeklinde yorumlanan ve bilimkurgu sinemasının atıf klasiği haline gelen "2001: A Space Odyssey"e mesafeli durması ya da bihaber olması! Kubrick'in, Arthur C. Clarke'a "Dillere destan bir bilimkurgu filmi çekmeye var mısın?" demesiyle başlanan proje bugün gerçekten bir bilimkurgu klasiği haline gelmiş durumda; öyleki 2008 yılında çekilen -A Space Odyssey'den 40 yıl sonra, bir bilimkurgu filminin eskimesi hatta gülünç hale gelmesi için yeterince uzun bir süre- Moon'da dahi bu uzun ve sinir bozucu filme yapılan atıfları görebiliyoruz.

Bilimkurgu, pek keyif almadığım bir tür olmasına rağmen Kubrick'in 1968 yılında çektiği bu filmi tekrar tekrar izlemekten ve sahnelerini yorumlamaktan büyük keyif alıyorum. Bu filmle Atilla Dorsay sayesinde tanıştım. Dorsay, Uzman TV isimli internet sitesinde "Dünya sinemasındaki en iyi 5 film hangisidir?" sorusuna verdiği yanıtta listesine bu filmi de alıyor ve nedenini de şöyle açıklıyordu: "(...)Belki defalarca görülmesine karşın -meraklıları öyle yapmıştır- tam anlamıyla anlamı çözülememiş, hala bir bulmaca olarak kalmış; dolayısıyla insana hala yeniden, bir kez daha görme arzusu veren bir başyapıt." Sanırım 2001: A Space Odyssey'de beni çeken şey tam da bu oldu: Önce Dorsay'ın tavsiyesine uyup filmi izledim; kafam allak bullak oldu; ama yine onun dediği gibi "Ben bu filmi anlamadım, Allah kahretsin!" diyerek filmi bir köşeye atmak yerine film üzerine düşündüm, Arthur Clarke'ın 4'lemesini okudum ve Kubrick'i anlamak için çaba sarf ettim. Bu çaba, film içerisinde yaptığım her gezintide filme olan sevgimi güçlendirdi. Bugün, çokları için sinir bozucu olan bu destan, benim büyük bir keyifle izlediğim filmler arasında yer alıyor.

Bu monolithi kim neden bıraktı?
Film, büyük patlama öncesi olarak düşünebileceğimiz bir karanlıkta başlıyor ve bu karanlığı bize 2 dakikadan biraz daha uzun bir süre -öyleki ilk izlediğimde görüntüde bir problem mi var acaba diye düşünmüştüm- gösteriyor. Bu karanlığın sonunda iki gezegen ve hemen arkalarında parıldayan güneşi görüyoruz. Tam bu anda Richard Strauss'un Also Sprach Zarathustra'sı çalınıyor kulaklarımıza. "Tanrı öldü!" diyerek üstün-insan kavramını ortaya atan ünlü filozof Nietzsche'nin ünlü kitabının adını taşıyan bu eserin özellikle seçildiğini filmin ilerleyen kısımlarında daha net görüyor,. insanlığın, kendini bir sonraki aşamaya taşıyacak her adımında bu müziği duyuyoruz. Müzik bittikten kısa bir süre sonra "The Dawn of Man" ismini taşıyan ilk bölüm başlıyor. Afrika'dan çeşitli yerlerin gösterildiği birkaç sahneden sonra bir maymun kabilesini görüyoruz. İlerleyen sahnelerde ilkel ve vahşi bir yaşamın hakim olduğu coğrafyadaki bu kabilenin bir düşman kabileye sahip olduğunu ve bu iki kabilenin yaşam sınırlarının birbirlerinden bir su birikintisi ile ayrıldığını görüyoruz. Birbirleriyle pasif kabadayıcılık oynayan bu iki kabileyi bize gösterdikten sonra günü geceye kavuşturuyor Kubrick. Bir uzay filminin böyle ilkel, insanlık öncesini anlatan bir sekansla başlaması, bu filmin değişik bir bilimkurgu olduğu izlenimini yaratıyor izleyicide. Ertesi sabah, ilk gördüğümüz maymun kabilesinin uyanışını izliyoruz. Kabiledeki bir maymun şaşkınlıkla bir yere bakıyor ve diğer arkadaşlarını da uyandırıyor. Kısa bir süre sonra bu şaşkınlığın nedeninin -bugün artık bir simge haline gelmiş- siyah bir monolith olduğunu öğreniyoruz.

Aletin keşfi
Film ilk kırılma noktasını böylelikle yaşıyor: Bu monolithi kim bıraktı? Kabile, monolithin etrafına adeta çıldırmış gibi zıplamaya başlar; sanki birçok içgüdüyü aşırı bir halde yaşıyor gibidirler, izleyici bunun nedenini anlamaz. Bu delirme sahnesinin hemen ardından yine filmin başındakine benzer birkaç yer görüyoruz. Derken kabiledeki bir maymun, bir hayvanın -büyük olasılıkla filmin başında bir leopar tarafından parçalanan hayvan- kemikleriyle oynamaya başlıyor. Kalınca bir kemiği eline alıyor, kokluyor ve diğer kemiklere vurmaya başlıyor. Strauss'un Also Sprach Zarathustra'sı ikinci kez çalınıyor: Alet keşfediliyor. Maymun elindeki kemikle hayvanın iskeletini paramparça ediyor. İlerleyen sahnelerde, bunu diğer arkadaşlarına da öğrettiğini görüyoruz. Kubrick, eski zamanda geçen bu kısmı neden koyduğunu anlatmak için bir kez daha bir araya getiriyor iki kabileyi su birikintisinin başında. Alet kullanmayı öğrenen kabile pasif kabadayılık yapmayı bir kenara bırakıyor ve diğer kabileden bir maymunu öldürüyor. Alet kullanmayı öğrenen kabiledeki bir maymunun, Afrika çölüne doğru elindeki kemiği fırlatmasıyla insan-öncesi dönemde geçen bu bölüm kapanıyor. İzleyici hala şunu soruyor kendine: Bu monolithi kim, neden bıraktı?

Kubrick bu konuda hiçbir zaman konuşmaz. Filmin bu kilit noktasıyla ilgili hiçbir açıklamada bulunmaz; ancak Arthur Clarke'ın kitapları bize yardımcı olur bu konuda. Monolith, çok gelişmiş bir uygarlık tarafından bırakılmıştır Afrika'ya. Bu gelişmiş uygarlık, zekanın ve bilincin değerini fark etmiş ve uzayda aynı bilinç düzeyinde canlılar aramaya, evrimleşebilecek canlılar keşfetmeye başlamıştır. Filmde gördüğümüz bu ilk monolith, gelişmiş uygarlığın bıraktığı ilk izdir. Monolith bilincin ve zekanın bu ilkel topluma geçmesini sağlar. Kabile çok alt bir düzeyde de olsa düşünmeye ve daha da önemlisi öğrenmeye, öğrendiklerini aktarabilmeye başlar; ancak uygarlığın istediği daha da yüksek bir bilinç düzeyidir. Filmin ilerleyen kısımlarında da göreceğimiz üzere aynı monolithten ayın bir kraterine de yerleştirilmiştir ve bu monolith güneş ışığını gördüğü anda, doğrudan doğruya Jüpiter'deki ikizine bir sinyal gönderir. Anlaşılan, bu gelişmiş uygarlık deneylerinin başarılı olup olmadığını öğrenmek için bir plan hazırlamıştır! Öncelikle Dünya gezegeninde bilinçlenecek, zekasını kullanabilecek bir canlı olup olmadığını görmek için, kabilenin yaşadığı topraklara bir monolith bırakmışlardır. Bu canlılar, eğer gerçek bilinç düzeyine erişirlerse elbet bir gün uzaya çıkacaklar ve tek uyduları olan aya gideceklerdir. Uygarlık, böyle bir durumdan haberdar olmak için ayın bir kraterinin içine ikinci bir monolith gizler. Gün ışığını gördüğü anda tek ve sürekli bir sinyal veren bu ikinci monolith, Jüpiter'e bu mesajı gönderir.

Gelişmiş zeka-Gelişmiş aletler
İkinci bölümde, gelişmiş bilinç düzeyine erişen insanoğlunun neler başardığını görürüz. 4 milyon yıl önce bir kemikle başlayan sürecin sonunda insan uzaya çıkmıştır. O zamanlar Dünya'da bile yaşamayı beceremeyen atalarına inat şimdi çıplak bir şekilde yaşayamayacağı bir yerde, uzayda yaşayabilmektedir. İnsanoğlunun zekasının ürünü olan aletler vals eşliğinde gözümüzün önünden geçerken 4 milyon yıl önce başlayan bir deneyin başarıya ulaştığına tanıklık ederiz; ancak kafamız hala "Bu monolithi kim, neden bıraktı?" sorusuyla meşgul olduğu için bunun farkına varmayız. Gelişmiş uygarlık da henüz haberdar değildir deneyinin sonucundan.

Tüm bu aletleri, Dr. Heywood Floyd'un aya yolculuğu sırasında görürüz. Bu da bizi, hikayenin ikinci basamağına taşır: Aydaki bir kriterde (Tycho) 12 metre derinde gömülü bir monolith bulunmuştur ve Floyd'dan bir inceleme yapması istenmiştir. Kubrick bu seyahati, ilk monolithin insanoğlunu nereden nereye getirdiğini göstererek bir görsel şölene çevirir. Öncelikle bir uzay istasyonuna varan Dr. Heywood Floyd'un burada birkaç tanıdığıyla yaptığı konuşmada  monolithin bulunduğu bilgisinin gizli tutulduğunu öğrenmiş oluruz. Aya doğru yolculuğa devam eden Floyd burada toplanan konseyde bir konuşma yapar ve durumun kısa bir özetini çıkartır. Bir süre sonra ekip olarak monolithin yanına giderler. Tam fotoğraf çektirmek üzereyken güneşin ilk ışınları monolithe vurur. İlk güneş ışığını aldıktan sonra monolith Jüpiter'e çok yüksek frekanslı sürekli bir sinyal gönderir. Deneyin başarıya ulaştığı artık uygarlığa da bildirilmiştir; ancak filmi ilk defa izleyen biri bunu ikinci kez ıskalar: Bu monolithi kim, neden bıraktı?

HAL'e inanıyor musun?
Biz bu sorunun yanıtını düşüneduralım, film Jupiter Mission isimli bölüme geçer. Aydaki monolithin bulunmasının üstünden 18 ay geçmiştir ve bilimadamları Jüpiter'e giden bu sinyali takip etmekte kararlıdırlar. Bu amaçla Güneş Sistemi'nin devi Jüpiter'e ilk insanlı yolculuk yapılır; ancak bu esas görevle ilgili astronotlara bilgi verilmez. 5 astronot (3'ü uyur halde) bu amaçla Discovery-1 isimli uzay aracıyla Jüpiter'e doğru uzun bir yolculuğa çıkarlar. Bir de HAL 9000 vardır; yolculuğun güvenli geçmesini sağlayacak olan, insanoğlunun alet yapabilmesinin son örneği olan üstün yapay zeka HAL! İnsanoğlu alet yapmakta o denli ustalaşmıştır ki ürettiği aletler kendi zeka düzeyini aşmaktadır. HAL 9000 bilgisayarları, bugüne kadar tek bir hata dahi vermemişlerdir ve yapay zekanın son ürünüdürler. İnsanoğlunun yaptığı aletler, onu aşmış, başka bir düzeye ulaşmışlardır; ancak -nedense- HAL, ilk andan itibaren izleyiciye güven vermez. Bize rahatsızlık hissi veren sadece o ruhsuz ve tek düze konuşması değildir; başka, daha derinlerde bir şey bizi rahatsız eder. Bir icada, bir alete bu denli güven duyulmasını kuşkuyla karşılar izleyici. Nitekim haksız olmadığını zaman içerisinde görür: HAL yanlış bir karar vererek mürettebatın ona karşı olan güveninin zayıflamasına neden olur. Uyanık olan iki astronot ile HAL arasında bir soğuk savaş başlar. HAL bu durumun bir insan hatası olduğunu söyler ve aslında haklıdır. Haklı olduğunu, Arthur Clarke'ın kitabından öğreniyoruz; HAL'e birbiriyle çelişen iki bilgi yüklenmiştir: Astronotlar güven içerisinde Jüpiter'e ulaştırılmalıdır; ancak bu aynı zamanda onların hayatına mal olabilecek bir görevdir ve astronotların bu durumdan haberi yoktur. Böyle bir durumda HAL yine göreve devam etmelidir. Diğer bir deyişle HAL'e hem astronotların can güvenliği emanet edilmiş hem de görevi tehlikeye atacak bir durum oluşması durumunda onları engelleme hakkı tanınmıştır.
Bu insan hatası Jüpiter görevinin esas amacını bilmeyen astronotların hayatını tehlikeye atar. Nitekim HAL öncelikle uyur vaziyetteki 3 astronotu, ardından Frank Poole'u öldürür. Kalan son astronot Bowman'ı da geminin dışında tutmaya çalışır; ancak Dave bir yolunu bulur ve tekrar gemiye girer. HAL'in düşünmesini, karar vermesini sağlayan bütün diskleri tek tek, acele etmeden yuvalarından çıkarır. HAL devre dışı kaldıktan bir müddet sonra, yolculuğa çıkmadan önce kaydedilmiş ve sadece HAL'in bildiği, Jüpiter görevinin iç yüzünü açığa çıkartan bir video ile karşılaşır. Bu sahneyle birlikte son bölüm olan Jupiter and Beyond The Infinite başlar.

Filmin en çok tartışılan, "Bu adam ne yapıyor Allah aşkına?" diye sinirli sorular sordurtan kısmı da burasıdır. Tek başına kalan Bowman Jüpiter' girer ve bu andan itibaren karmakarışık bir görüntüler silsilesi başlar. Yaklaşık 10 dakika süren bu silsileden itibaren film bütünüyle yoruma açık bir hale gelir. Neyi ifade eder bu karmaşa? Clarke'ın kitaplarını okuduktan sonra bir yıl önce bu konuya şöyle bir yorum getirmiştim kendimce: Bowman, ilk monolithi 4 milyon yıl önce Dünya'ya bırakan ve sonra buradaki canlıların bilinç düzeyinin gelişmesini bekleyen uygarlık tarafından deneyin sonuçlarını görmek için -bir anlamda- esir alınır. Bir zaman tünelinden geçen Bowman, kendini bembeyaz bir şatoda bulur. Yüzüne yapılan yakın plan çekimden anladığımız kadarıyla biraz yaşlanmıştır. Anlamaya çalışarak etrafına bakar. Salonda yaşlı bir adam yalnız başına akşam yemeğini yemektedir. Baştan itibaren içten içe "Bu monolithi kim, neden bıraktı?" sorusunu soran izleyiciler heyecanlanır; çünkü nihayet her şeyin bir yere bağlanacağı hissi burada doruğa ulaşır; ancak beklenen olmaz. Kameraya doğru yürüyen adam, Bowman'ın çok daha yaşlanmış halinden başka biri değildir! Ağır adımlarla kameraya doğru yürür, etrafına bakınır. İki dakika önce orada şaşkın şaşkın etrafına bakan orta yaşlı Bowman bir ses mi çıkartmıştır? Ama o Bowman çoktan yaşlanmıştır! Döner ve yemeğini yemeye devam eder. Yanlışlıkla bir şarap kadehini kırar. Kırılan parçalara bakmak için eğildiğinde kafasını çevirir, yatakta ölüm döşeğinde bir adam vardır: Dave Bowman! Kamera açısı değişir ve diğer tüm Bowman'lar yok olmuştur. Yaşlı adamın önünde, filmin başından beri kim tarafından konulduğu, ne işe yaradığı belli olmayan o siyah monolith durmaktadır. Monolithe dönen kamera yatağa tekrar çevrildiğinde Bowman cenin halinde yataktadır. Also Sprach Zarathustra bir kez daha çalınır kulağımıza ve son sahnede bu ceninle dünyayı aynı karede görürüz! Monolith bir adım daha atlatmıştır insanoğluna: Artık başka bir bilinç düzeyindedir; ama daha cenin halindedir, yolun çok başındadır.

İlk gösteriminde çok kişinin sinema salonunu terk ettiği bu film, bugün bilimkurgu sinemasının baş yapıtı kabul ediliyor. Oscar ödüllerine katıldığında "Özel Efekt" dışında hiçbir ödül alamayan film, yazımın başında da belirttiğim gibi, akademinin alnında kara bir leke. Bir bilimkurgu filmi için son derece uzun bir süreyi, 40 küsur yılı geride bırakan bu "sinir bozucu" uzay efsanesi, daha uzun yıllar çeşitli derinliklerde yorumlanacak ve şu soruyu sorduracak gibi: Bu monolithi kim, neden bıraktı?



22 Eylül 2011 Perşembe

Bir gün bir fotoğraf gördüm...

Bugüne kadar bu bloga beni etkileyen filmler, kitaplar ve albümler ile ilgili 17 yazı yazdım. Elimden geldiğince bu eserlerde ne bulduğumu, beni nelerin etkilediğini anlatmaya çalıştım. Bunu yaparken de bazen o filmden kareler ekledim yazıya, bazen o albümü yapan grubun bazen kitabın yazarının fotoğraflarını koydum; ancak bu yazıyla bu bütünlüğü bozuyorum! Bu yazı bir istisna teşkil edecek ve tek fotoğraflı ilk yazı olma ünvanını elde edecek.

Bu fotoğrafla ilk olarak Orhan Pamuk'un İstanbul: Hatıralar ve Şehir isimli otobiyografik kitabında karşılaştım. Orhan Pamuk'la ilgili olan bir önceki yazımda belirttiğim gibi erken gelen akşamüstlerinden, beyaz yakalı ilkokul öğrencilerinin sokaklara bir anda yayılan kalabalığından, kederli işsizlerle dolu küçük mahalle kahvehanelerinden uzun uzun dem vuran bu kitapla aramdaki ilk bağ, 45. sayfada yer alan (en azından kitabın YKY'den çıkan ilk baskısında öyleydi) bu Ara Güler fotoğrafı oldu. Kitabında Ara Güler arşivinden birçok fotoğrafa yer veren Orhan Pamuk (ki eski İstanbul'un unutulmamasını; o dönemdeki insanların yaşamlarını anlatan fotoğraları çeken kişinin Ara Güler olduğunu düşünürsek son derece yerinde bir karar.) yanlış hatırlamıyorsam tam bu fotoğrafın altında bahsediyordu erken gelen akşamüstlerinin yarattığı hüzünden. Hüzün! İşte parantez içerisinde belirtmediğim bir seçilme nedeni daha: Ara Güler'in fotoğraflarından, adeta fışkıran hüzün duygusu, Orhan Pamuk'un bütün kitap boyunca çeşitli imgelerle anlatmaya çalıştığı hüzünle birebir örtüşüyor, onu tamamlıyor ve kitabın -dolayısıyla şehrin- tamamına yayılan hüznün görsel bir hale gelmesini sağlıyor. Orhan Pamuk'un uzun uzun bahsettiği o duyguyu özetleyiveriyor o fotoğraflar. Kitapta, bu yazıya konu olan fotoğraf gibi birçok -tanıdık, tanımadık- Ara Güler fotoğrafı yer alıyor; ancak bu fotoğrafın yeri benim için biraz ayrı.

Büyük olasılıkla erken gelen bir akşamüstü (ya da akşam) iş çıkışı çekilmiş olan bu fotoğrafta ben, küçükken kış aylarında hissettiğim ancak o zamanlar tanımlayamadığım hüznü buluyorum. Arabaların farlarından çıkan ışık, sadece erken gelen bir akşamüstünün hüznünü değil aynı zamanda iş çıkışının yorgunluğunu da anlatıyor bana. Kitapta anlatılan hüzünden farklı bir hüzün de görüyorum ben bu fotoğrafta: Yeni başlayan akşamın yarattığı mutluluk da var bu fotoğrafta; ama o mutluluk da hüzünden besleniyor aslında. Erken gelen akşamüstünün yarattığı hüznün mutluluğu arabaların farlarından fışkırıyor adeta!

Yine de tüm bunlar, bu fotoğrafın benim için kitaptaki diğer fotoğraflardan daha önemli olmasını açıklamaya yetmiyor. Arabaların farlarından çıkan o ışıkla ilk karşılaştığımda hissettiğim hüznün esas nedeni, erken gelen akşamüstünün kararttığı caddeyi aydınlatan farlardan çıkan sarı ışığın sanki bütün zaman-mekan tünellerinden geçerek Amerika'da olan Sinem'i yanıma getirmesiydi. Geçen yıl bu zamanlarda kitabı okurken bu fotoğrafla ilk karşılaştığımda, Sinem'le bir önceki kış haftada en az 2-3 kez kahve eşliğinde yaptığımız sohbetler aklıma geldi ve içimdeki hüzün bu tek kareyle elle tutulur hale geldi: Erken gelen kış akşamlarında yaptığımız sohbetler, o sohbetleri yaptığımız kafe, o kafeye giderken -genellikle iş çıkışı buluştuğumuz için- sahil yolunu dolduran ve sarı-beyaz ışıklarıyla yolları ışıl ışıl aydınlatan; hüznü olduğu kadar garip bir mutluluğu da taşıyan arabalar şimşek hızıyla aklımdan geçti, o zamanlar -şimdi de- Amerika'da olan dostumu ne denli özlediğimi bir anda fark ettim. Fotoğrafın sahibi Ara Güler'in de dediği gibi, bu imgeler, fotoğrafın bizlere çağrıştırdıkları, bize hissettirdikleri nedeniyle tekrar tekrar bu fotoğrafa bakmak ve o duyguları yaşamak istiyorum.

Tüm bunları, Sinem'e yazdığım bir mektupta anlatmıştım aslında; ancak bugün Ara Güler'in Banu Güven'le yaptığı bir röportajı izlerken bu fotoğrafı tekrar görünce gülümsedim, geçen yıl bana hissettirdiklerini hatırladım ve onunla ilgili bir istisnai yazı yazmak istedim. Kafamda yarattığı tüm bu imgeler ve hissettirdiği o hüzün nedeniyle (ki bu artık Orhan Pamuk'un kitapta uzun uzun anlattığı hüzünle aynı duygu değil) bu fotoğrafın yeri benim gönlümde çok ayrı.

16 Eylül 2011 Cuma

Orhan Pamuk üzerine...

"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti."
"Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum."

Bu iki meşhur cümle, Nobel ödüllü ilk ve -şu an için- tek romancımız Orhan Pamuk'un iki romanının açılış cümleleri. Dünya çapında prestij sahibi birçok ödüle layık görülen, kitapları büyük reklam kampanyalarıyla duyrulan, romanları üzerine uzun uzun konuşmaların yapıldığı; ancak kendi ülkesinde, kendi dilinde bir türlü kabul görmeyen, dışlanan, "Satılıyor; ama okunmuyor!" cümlesinin gizli öznesi olan, yaptığı malum açıklama nedeniyle bir kesim tarafından -ki bu kesime mensup insanların ciddi bir bölümü, değil bir romanını okumak, Pamuk hakkında malum açıklama haricinde hiçbir bilgiye sahip değiller- afaroz hatta manevi anlamda linç edilen, üzerinde yorum yapmanın gittikçe zorlaştığı bir yazar Orhan Pamuk. Romanlarıyla ilgili görüşler ya ifrat ya tefritten öteye geçmiyor: Ya yere göğe konulamayan, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük romancılarından biri; ya da hiçbir şekilde okun(a)mayan ve kitaplarını kötü bir çeviriye benzer bir dille yazan bir sahte yazar olarak gösteriliyor. Son bir senedir yaptığım okumalarda Pamuk'un külliyatının ciddi bir kısmını geçtiğim için bu konudaki görüşlerimi içeren bir yazı yazmak istedim. Umarım bu yazı ya ifrat ya tefrit havasında olmaz.

Orhan Pamuk'u ilk olarak 2002 yılında okumaya çalıştım. Başlangıç olarak annemin de tavsiyesiyle, 22 yaşında üniversiteyi ve ressam olma hayallerini bırakarak yazmaya başladığı, 4 yılda bitirdiği ve iki ödül aldığı ilk romanını tercih ettim: Cevdet Bey ve Oğulları. Işıkçı ailesini eksen kabul eden bu roman 3 ana bölümden oluşuyordu ve II. Abdülhamit dönemindeki bir günden başlayıp (Genç Cevdet Bey'in hayata ilişkin tasarılarını öğrendiğimiz bir gündür bu) 1970 yılına kadar geliyordu; yine de Pamuk'un ele aldığı asıl dönem batılılaşma hareketlerinin yoğun olduğu cumhuriyetin ilk yıllarıydı. Pamuk'un kendi ailesi için de bu dönem önemliydi; çünkü mühendis olan dedesi, o dönemde yaptığı demiryolu sayesinde zengin olmuş ve ailesinin refah içerisinde yaşamasını sağlamıştı. Bir diğer deyişle Orhan Pamuk ilk romanının konusunu çok uzakta aramamış ve bir anlamda kendi ailesinden yola çıkarak bir roman yazmıştı. Cevdet Bey ve Oğulları, Pamuk'un daha sonraki romanlarında da sıklıkla konu edineceği "Doğu-Batı arasında kalmış insanlar"ı işliyordu. Işıkçı ailesinin yaşantısı anlatılırken fonda, 3 kuşakta değişen aile yaşantısından küçük detayları atlamadan ve acele etmeden bahsediyordu. 15 yaşında bu kitabın içinden çıkmaya çalışan bir çocuk olarak bu tempo düşüklüğü beni çok sıkmış, romanın derinliklerini anlayamamış ve bütün inadıma rağmen kitabı yarısında elimden atmıştım. Bundan sonra bir iki deneme dışında 6 yıl kadar bir daha herhangi bir Orhan Pamuk kitabını elime almadım. Cevdet Bey ve Oğulları'nı 2008 yılında okuyup bitirdiğimde bu kez oldukça beğenmiş olmama rağmen Pamuk'la bir sonraki buluşmam ancak 2010'un  sonbaharında olacaktı.

Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldığı otobiyografik kitabı İstanbul: Hatıralar ve Şehir'i okurken, uzun uzun tasvir ettiği ve Ara Güler'in fotoğraflarıyla görsel hale getirdiği hüzün duygusu, Pamuk'la aramda bir bağın oluşmasını sağladı. Erken gelen akşamüstlerinden, beyaz yakalı ilkokul öğrencilerinin sokaklara bir anda yayılan kalabalığından, kederli işsizlerle dolu küçük mahalle kahvehanelerinden uzun uzun dem vuran bu kitap beni Pamuk'un külliyatını okumaya teşvik etti. 

Araya başka kitaplar da alarak bir yıldır bu okumayı sürdürüyorum. Pamuk'un Beyaz Kale ve Kara Kitap dışındaki bütün kitaplarını okudum. 2006 yılında Nobel'i aldıktan sonra, birçok kişinin aşırı bir duygusallıkla yerden yere vurduğu bu yazarın yazarlığını eleştirmenlerden ya da "Orhan Pamuk'un kitapları hakkında şu kişi şöyle diyor!" şeklindeki yorumlardan değil, birinci elden öğrendim. Şunu gereksiz duygusallıklara kapılmadan, yazdığı metinlerden yola çıkarak kabul etmeliyiz: Orhan Pamuk, roman sanatına yıllarını vermiş ve onun bütün inceliklerini öğrenmiş; bunu romanlarında başarıyla kullanmış usta bir romancı. Bunu söylememin bazı nedenleri var tabii.

  • Orhan Pamuk bir kurgu ustasıdır. Bunun -benim okuduğum romanları içerisinde- en önemli kanıtı, 1998 yılında basılan Benim Adım Kırmızı isimli romanı. 1591 İstanbul'unda geçen ve hepi topu 9 günün anlatıldığı, özet olarak "1591 yılında işlenen bir cinayeti anlatan" bu romanı tarafsız bir gözle okuyan her okur bunu kabul edecektir sanırım. (Bir edebiyat tarihçisi olarak değil, bir okur olarak değerlendiriyorum.)
  • Kitaplarının hemen hepsinde çeşitli katmanlar görüyoruz. Son romanı Masumiyet Müzesi'nin ardından Banu Güven'le yaptığı bir röportajda söylediği şu cümleler bunu çok iyi açıklıyor (hatırımda kaldığı kadarıyla yazıyorum): "Ben Benim Adım Kırmızı'da Türk toplumuna resim sanatı içerisinden baktım. Kar'da siyasi bir pencereden baktım. Bu romanımda da aşkın içerisinden bakıyorum. " Aslında bu açıklama, Orhan Pamuk'un kitaplarının neden çok satılıp az okunduğunu da bize söylüyor. Yukarıda Benim Adım Kırmızı'yla ilgili gülümseyerek söylediğim cümleden yola çıkalım: "1591 yılında işlenen bir cinayeti anlatan..." Bu romana, uzun bir cinayet romanı gibi bakan okur kitlesinin Benim Adım Kırmızı'dan tat alamamasının nedeni, Orhan Pamuk'un açıklamasında yatıyor aslında. Orhan Pamuk, bir cinayeti de anlattığı bu romanda aslında, resim sanatı içerisinden Doğu ve Batı arasında kalan insanları anlatıyor. Avrupa'da yaygınlaşan yeni resim anlayışıyla padişah tarafından yaptırılan gizli bir resmin nakkaşlar arasında yarattığı gizemin, korkunun -ki bu korku cinayetle daha da artar-, nakkaşlık sanatının, Türk kültüründeki resim anlayışının ve bu anlayışın Avrupa'dan gelen yeni resim anlayışı karşısındaki durumunun uzun uzun anlatıldığı bu roman, bir tarihi polisiye roman bekleyen okuyucu kitlesini büyük bir hayal kırıklığına uğratmış olsa gerek.
  • Hemen her romanında farklı bir tat bulabiliyoruz. Kendi deyimiyle, 19. yüzyıl gerçekçi romanı etkilerini taşıyan -ki bu nedenle bir kesim tarafından tartışmasız en iyi kitabı olarak kabul edilen- Cevdet Bey ve Oğulları'yla başlayan yazarlık yolculuğu, klasik okur kitlesinin bir türlü benimseyemediği post-modern romandan yoluna devam etti. Olayların değil atmosferin, şiirselliğin önemli olduğu ve yazmanın kendisini konu edinen bu zor roman türünü benimsemeyen; anlamadığını yok sayan okur kitlesiyle Pamuk'un arası her bir romanda daha da açıldı.
  • Romanların alt katmanını oluşturan materyali (resim, siyaset, aşk vb...) küçük hikayeler, olaylar ile gün yüzüne çıkartıp romanı zenginleştiriyor, tek bir olayın anlatıldığı bir uzun hikaye olmaktan çıkartıyor, bunu yaparken yüzeydeki konudan uzaklaşmayı da göze alabiliyor. Benim Adım Kırmızı'da bir yerden sonra cinayeti kimin işlediğinden çok, nakkaşların kendi sanatları ve Avrupa'dan çıkmış yeni resim anlayışı üzerine düşüncelerine ve çekincelerine; bu yeni anlayışın kültürümüzle çatışmasına ve bu çatışmanın yarattığı -birini öldürmeye kadar varacak- gerilime dair kısımlar okur için daha önemli, daha ilgi çekici olmaya başlıyor. (Tam bu noktada kurgu ustalığına bir kez daha değinmek gerek; çünkü bu zenginleştirme, kitabın ucuz bir cinayet romanı olmasını engelleyen esas unsur.)
Yine de, Pamuk hakkındaki eleştrilerde katıldığım noktalar da var ki dil konusunda maruz kaldığı eleştriler bunların başında geliyor. Tam da bu nedenle usta bir romancı diyebilmeme rağmen büyük bir yazar diyemiyorum. Bir de tabii, Orhan Pamuk tarafından hala yanıtlanmamış, birebir aynı olan metinler tartışması var ki buna bir edebiyat tarihçisi olmadığım için -bir diğer deyişle yeterli bilgim olmadığı için- girmek istemiyorum.

Yıllardır süregelen "Kitapları okun(a)mıyor!" tartışmasıyla ilgili benim görüşümse şöyle: İnsanlar çoğu kez, kendi bilgi ve/veya estetik düzeyini aşan sanat eserlerini kötülemeyi severler; çünkü çoğu kez hatayı yazara/müzisyene/ressama yüklemek işin kolay tarafıdır (Bu Orhan Pamuk'tan bağımsız olarak da geçerli). Bir kitabı yarıda bırakan bir okur şu soruyu dürüstçe yanıtlamalıdır: Bu kitabı kendi estetik yargılarımla (bir diğer deyişle zevkimle) ters düştüğüm için mi bırakıyorum, yoksa anlamadığım için mi? Bu sorunun yanıtı önemlidir; çünkü bir şeyi anlayıp sevmemek ile anlamamak arasında çok büyük fark vardır. Özellikle Orhan Pamuk gibi, kitapları değerlendirilirken sadece estetik yargıların değil, siyasi düşüncelerin de işin içine dahil olduğu yazarlarda bu soru, "Ben iyi bir okurum." diyen kişi tarafından dürüstlükle yanıtlanmalıdır