Rastgele Kadraj'ın odağında, Ercan Kesal'ın yönetmen koltuğuna oturduğu ilk filmi "Nasipse Adayız" var. Ercan Kesal'ın da katıldığı sohbetin tamamını okumak için lütfen tıklayın.
23 Mayıs 2021 Pazar
12 Mayıs 2021 Çarşamba
Ömür İklim Demir ile “Kum Tefrikaları” Üzerine Bir Söyleşi | Parşömen Fanzin
Ömür İklim Demir'le, son romanı "Kum Tefrikaları" üzerine söyleştim. Röportajın tamamına buradan ulaşabilirsiniz.
2 Mayıs 2021 Pazar
Rastgele Kadraj: "9" Üzerine Bir Sohbet (Ümit Ünal'ın katılımıyla)
Rastgele Kadraj serisi Ümit Ünal'dan "9" ile devam ediyor. Sevgili Gizem'le sohbetimize bu kez filmin yönetmeni Ümit Ünal da konuk oluyor. Okumak için lütfen tıklayın.
4 Nisan 2021 Pazar
Don Quijote'nin Seyir Defteri: The Father
Bugün, sevgili Gizem sayesinde iki harika film izledim. Bir tanesini, Parşömen Fanzin'de başlattığımız Rastgele Kadraj sohbetlerine konu etmeyi planladığımız için adına şimdilik yer vermiyorum; diğeri Anthony Hopkins'in başrolünde oynadığı ve bir demans hastasını canlandırdığı The Father.
Filmi hayranlıkla izledim. Yönetmen koltuğunda Florian Zeller oturuyor. Doğrusu adını daha önce duymamıştım. IMDB'den araştırdığım kadarıyla bugüne kadar 8 filmin senaryosunda imzası var. The Father, Zeller'in sinemadaki ilk yönetmenliği; hakkını verdiğini de söylemek lâzım. Peki hakkını vermek ile neyi kastediyorum?
Öncelikle şunu belirteyim: Herkesin bir kumaşı vardır. Ben de, ne üzerine yazarsam yazayım bir edebiyatçının bakış açısıyla yaklaşıyorum metnimin konusuna. Dolayısıyla sinema üzerine konuşurken bile bir sinemacı gibi değil, edebiyatçı gibi konuştuğumu belirtmekte fayda var. Yaptığım değerlendirmeleri de bu şekilde değerlendirmek gerekiyor; dolayısıyla az sonra söyleyeceklerim yönetmenliğin değil de senaristliğin hakkını verdiği şeklinde de yorumlanabilir.
Gerek anneannem, gerekse baba tarafından dedem demans hastasıydı. Özellikle dedemin kafasının içinde nasıl bir dünya olduğunu hep merak etmişimdir; yıllarca yalnız yaşamanın paranoya ve demans ile birleştiğinde nasıl sonuçlar doğurduğuna yakından şahit oldum; ancak çoğu zaman, onun ağzından çıkan şeyleri ya mütebessim karşıladım ya da aynı şeyleri kerelerce dinlemenin öfkesini hissettim. Filmin ustalığının da burada yattığını düşünüyorum; zira bu kez, bir demans hastasının hayatına şahitlik etmiyoruz; aksine, bizzat onun zihninin kıvrımları içerisinde dolanıyoruz. Gerçek ile hayalin birbirine dolaştığı; neyin hakikat neyin düş olduğunun anlaşılamadığı bir dünyaya bizzat tanıklık ediyoruz. Bu dünya, bizi o denli içine alıyor ki; Anthony'nin yaşadıklarını bizzat deneyimliyoruz: Sahi, hangisi gerçek? Fransa'ya gidişi gerçek mi? Peki ya o tokatlar? Atıldı mı sahiden; yoksa tamamen bir düş müydü? Bu açıdan film, oldukça ilginç bir deneyim sunuyor seyircisine: Her zaman dışarıdan tanık olduğumuz bir hastalığı, güvenli koltuklarımızda bizzat yaşadığımızı hissediyoruz. İlk defa bir demans hastasının neler yaşadığını gördüm ve onun tekinsiz dünyasının insanı nasıl paramparça ettiğini deneyimledim. Öte yandan, bir demans hastasının yakını olmayı bizzat bildiğim için filmi izleyen pek çoklarınca kalpsizlikle suçlanabilecek Anne'ın neler hissettiğini de anlıyorum; en azından anladığımı zannediyorum.
Beni esas etkileyen de buydu sanırım: İyi filmler, bizi güvenli koltuklarımızdan mutlu mesut kaldırmazlar. Bitirdiğimizde tüy gibi hafiflemiş hissetmeyiz; bilakis, bizi yorar, belki canımızı sıkar; çelişkiye düşürürler. Kimisi bunu seyircisini zorlayan bir estetik dili tercih ederek yapar; kimi ise The Father'da olduğu gibi, insanın boğazında yumru bırakan akıcı bir hikâye ile...
3 Nisan 2021 Cumartesi
Rastgele Kadraj: "Tepenin Ardı" Üzerine Bir Sohbet
Rastgele Kadraj, odağına Emin Alper'den "Tepenin Ardı"nı alarak devam ediyor. Okumak için lütfen tıklayın.
20 Mart 2021 Cumartesi
Rastgele Kadraj: Uzak Üzerine Uzun Bir Sohbet
Sevgili Öykü Gizem Gökgül ile birlikte Nuri Bilge Ceylan'ın "Uzak"ı üzerine uzunca bir sohbet ettik. "Rastgele Kadraj" adını verdiğimiz serinin ilk sohbeti Parşömen Fanzin'de. Ulaşmak için lütfen tıklayın.
21 Şubat 2021 Pazar
Don Quijote'nin Seyir Defteri: Only Lovers Left Alive
Jim Jarmusch izlemeye devam. Paterson'dan hemen sonra Coffees And Cigarettes'ı izlemiştim aslında; ancak bende herhangi bir iz bırakmadığı için hakkında bir şeyler yazmak gelmedi içimden. Bugün Only Lovers Left Alive'ı izledim. Bu film, aslında ilk izlediğim Jarmusch filmi olabilirdi. 2013'te, İstanbul'a taşındığım seneki Filmekimi'nde gösterilen filmlerden biriydi diye hatırlıyorum. Vampir filmi, olarak damgaladığım için içimden izlemek gelmemişti doğrusu. Neden bilmiyorum, küçüklüğümden beri bilimkurgu ve fantastik türünde değerlendirilen filmlere ve kitaplara karşı bir önyargım oldu; doğrusu, bugün de devam ediyor.
Jarmusch yine keyifli zaman geçirtti bana: Yüzyıllardır yaşayan iki vampirin sade hikâyesi. En yalın tanımıyla, yüzyıllardır müzik yapan bir erkek vampir ile onun karısını izliyoruz kadrajda. Jarmusch'un evreninin farkı şu: O vampirler tam da şimdi, burada; gerçek mekanlarda yaşıyorlar. Beri yandan onların geçmişlerini dinledikçe Newton, Shakespeare, Chet Atkins, Galileo gibi bir sürü ünlü "zombiyi" de anıyoruz. Başka bir deyişle onun evreninde insanlar da artık birer zombi. Tuhaf ve komik bir gerçeklik kuruyor Jarmusch ve bu gerçeklik üzerinden sade bir hikâye anlatıyor. Benim asıl ilgimi çeken kısmı bu: İzlediğim üç filminde de Jarmusch "pek de bir şey anlatmıyor" aslında; ama yine de bir şekilde izlettiriyor derdini.
Nuri Bilge Ceylan bir röportajında şöyle diyordu: Kötü gözüken mekânlardan güzel görüntüler çıkartma fikri beni daha çok heyecanlandırır. Jarmusch'un filmlerinde sanırım bunu buldum ben biraz da: Hiçbir şey anlatmıyor gibi görünen; fakat akıp giden, tatlı filmler. Bu tarifi kolay; ama yapması oldukça zor bir tarif. Denilir ki, Osmanlı döneminde saraya aşçı seçileceği zaman soğanlı yumurtayı en iyi yapan alınırmış. Jarmusch, basit yemekleri ağızda bir tat bırakacak şekilde yapmayı başaran, biraz enteresan; fakat, Sezar'ın hakkı Sezar'a, usta bir aşçı.
11 Şubat 2021 Perşembe
Küçük Bir Riyakârlık
![]() |
| Çizim: Ezgi Bilgin |
6 Şubat 2021 Cumartesi
Bir Kelimelik Sevginin Evrak-ı Metrukesi
![]() |
| Resim: Ezgi Bilgin |
Geyik. Son 6 aydır ağzından duyduğum yegâne sözcük bu. Hastalığın aşındırdığı hafızasından kalan son tortu. İlk duyduğumda "Hadi bakalım, bu sefer de buna taktı!" diye geçirmiştim içimden. Öyle ya, yıllara yayılan unutkanlığı sırasında farklı kelimeler, değişik uzunluktaki döngülerle hayatımıza girip çıkmıştı. Önce biteviye aynı rotaları takip eden konuşmalara demiş atmıştık. "Gel bir doktora gidelim, hayra alamet değil bu kadar unutkanlık." Elbette istememiş, "Bir şey yok, sen abartıyorsun; herkes dönem dönem bir şeyleri unutur." diyerek geçirmişti.
23 Aralık 2020 Çarşamba
Don Quijote'nin Seyir Defteri: David Copperfield
Marcel Proust, ıhlamuruna daldırdığı madlen kekinden aldığı bir ısırıkla, geçmişinin derinliklerine daldığı; hafızanın şaşırtıcı gücünü okurlara gösterdiği, ciltler boyu devam eden ve başlaması biraz cesaret gerektiren (ben daha gösteremedim) destansı bir yolculuğa çıkar. Proust, ağzına attığı ilk lokmada hissettiklerini tam olarak anlayamaz; ardından yavaş yavaş derinliklere dalmaya başlar ve binlerce sayfa boyunca o derinliklerden çıkamaz; okurunu da peşi sıra sürükleyerek zamanda bir yolculuğa çıkar.
O düzeyde olmasa da, hepimiz zaman zaman böyle hisseder; ama ne hissettiğimizi bilmeden içimizin derinliklerine bakar dururuz. Dilimize dolanan bir melodi, gün batarken esen bir meltemin serinliği, soğuğun insanı zinde tutan o tuhaf kokusu ile kimi zaman, farkında olmadan, geçmişimizin derinliğine doğru yolculuğa çıkarız. Beri yandan geçmişi algılamamız, hafızamızın eledikleri içerisinden doğru anıyı seçmemiz kimi zaman vakit alır. "Yahu ben bunu nereden hatırlıyorum?" sorusuna behemehal yanıt veremememiz, çoğu kez bundandır.
Bir zamandır, Charles Dickens'tan David Copperfield'ı okuyorum. Dickens ile biraz geç, 25 yaşımda tanıştım ben. Gece yarısı uyanır, Dickens'ın Büyük Umutlar'ının sayfaları arasında kendimi kaybeder; okur ha okurdum. Bugün geriye dönüp baktığımda, o kitaba dair bir iki silik sahne dışında zihnimde hiçbir şey kalmamış; ama o akıp giden olaylar silsilesinin zihnimde yarattığı etki hâlâ taptaze. Dickens'la daha sonra bir randevum daha oldu: İki Şehrin Hikâyesi. 2014 ya da 2015 civarı okudum sanırım. Kitabın içinde kaybolmuş, Dickens'ın kurgu dehâsına şaşıp kalmıştım. Şimdi, yıllar sonra, zihnimde hep gri bir şekilde canlanan Dickens'ın dünyasına bu kez David Copperfield ile dönmek istedim.
David Copperfield'ı okurken, damağımda eski, tanıdık; ama tam da öyle olmayan bir tat hissettim. Bunun üzerine uzunca düşündüm; bu tadın ne olduğunu anlamaya çalıştım. Sayfalarının arasında kaybolduğum kitabın üzerimdeki o memnun edici, huzur veren etkinin kaynağını merak ettim ve pek de beklemediğim bir yerde buldum.
Küçük Dave'in dünyası bana, küçüklüğümde okuduğum Kemalettin Tuğcu romanlarını hatırlatıyor... Onun acılarla yoğrulmuş melodramlarının tadını hissediyorum yine damağımda; ama tam da öyle olmayan bir şekilde yaşıyorum bunu. Kemalettin Tuğcu, benim için küçüklüğüm, ilk kitaplarım demek. Bugün, Dickens'ın Dave'i ile birlikte, ıhlamura daldırılan bir madlenin etkisi ile Tuğcu okuduğum dönemlere geri dönüyorum. Sanki, 9 yaşındaki Deniz'in heyecanı, yazar olma isteği ve naif kitap okuma keyfi ile dolanıyorum David Copperfield'ın sayfaları arasında. Bunca yıllık okurluktan sonra, doğrusu, yalnızca kitap okumanın o naif keyfini bana yaşatan bir kitabın içinde kaybolmak müthiş bir keyif.

