10 Temmuz 2011 Pazar

Saramago'nun "Körlük"ü üzerine...

Nobel ödüllü romancı José Saramago'nun "Körlük" isimli romanını yeni bitirdim. Ben de dahil olmak üzere pek çok kişi bu kitaptan, 2008 yılında çekilen aynı isimli filmi sayesinde haberdar oldu sanırım. Yönetmenliğini Fernando Meirelles'in yaptığı, başrolünde Julianne Moore'un oynadığı filmi çok beğenmemiş; ancak romanı merak etmiştim. İyi romanların sinema uyarlamalarının çoğu kez başarısız olduğunu bildiğim için -ki romanı okuduktan sonra bu kitabın filme uyarlanmasının hemen hemen imkansız olduğunu düşünmeye başladım- filmi izledikten bir süre sonra Saramago'nun kitabını aldım ve okumaya başladım.

Roman (aynı zamanda film) ismi belirsiz bir şehrin ana caddesinde kırmızı ışıkta duran bir arabanın şöförünün panik cümlesiyle açılıyor: "Kör oldum!" Kitap boyunca birinci kör olarak adlandırılan bu adam, kısa bir zamanda bütün kenti etkisi altına alacak ve beyaz körlük olarak adlandırılacak hastalığın ilk kurbanı, birinci körü eve götüren ve sonrasında da içindeki şeytana uyup arabayı çalan adamsa -ki Saramago roman boyunca ondan oto hırsızı diye bahsediyor- ikinci kurbanı oluyor. Körlük, birinci körü muayene eden doktora da bulaşıyor ve salgın süratli bir şekilde yayılıyor. Bir zaman sonra ilk 6-7 körden oluşan bir grup ve hasta olma olasılığı taşıyan bir başka grup hükümet tarafından, kullanılmayan bir akıl hastanesinde karantina altına alınıyor. Aslında bir anlamda ölüme terk ediliyorlar; çünkü daha ilk gün şu talimatlar okunuyor beyaz körlere:

  1. Nedeni olursa olsun bir ölüm meydana geldiğinde içerdekiler ölüyü hiçbir dinsel tören yapmadan bahçe duvarının dibine gömeceklerdir.
  2. Binadan izinsiz olarak ayrılmak kendi ölüm fermanını imzalamak anlamına gelecektir.
  3. Tüm yemek artıklarının yakılması gerekmektedir.
  4. Sözü geçen yakma işleminden doğacak olumsuzluklardan içeridekiler sorumlu tutulacaktır.
15 maddeden oluşan bu talimatlardan alıntıladığım 4 talimat, alınan karantina kararının diğer yüzünü gösterir okura: Beyaz körler ölüme terk edilmiştir. Karantina altında olmasına rağmen gören ve tüm roman boyunca görme yetisini kaybetmeyen tek kişi ise göz doktorunun karısıdır. Beyaz körler, kendilerince bir düzen kurarlar; ancak salgının yayılması nedeniyle karantina altına alınan kişi sayısı arttıkça işler çığrından çıkmaya başlar. Bir zaman sonra, Saramago tarafından vicdansızlar olarak adlandırılan bir koğuş, yemek düzenine el koyar: Bundan böyle yemek için değerli eşyalar verilecektir. Değerli eşyalar tükenince?.. Vicdansızlar bu sefer de diğer koğuşların kadınlarını isterler. Giderek artan baskı ve şiddet, vicdansızların liderinin, doktorun karısı tarafından öldürülmesi sonucu yerini tam anlamıyla bir korku ve kaos ortamına terk eder. Bir zaman sonra karantina altındakiler, özgür olduklarını; çünkü salgının bütün bir kente yayıldıklarını fark ederler. Doktorun karısı dışında kentte salgından kurtulabilen tek bir kişi bile yoktur, insanlar sokak köpekleri gibi gruplar halinde gezmektedirler sokaklarda ve bir lokma yiyecek için birbirlerini boğazlamaktadırlar. Bazı insanlar çiğ etle beslenmeye başlamışlardır. Birkaç ay öncesine kadar modern yaşamın sembolü olan caddeler, arabalar, yüksek binalar, süpermarketler şimdi beyaz kör çeteleri tarafından yağmalanan, sığınak olarak kullanılan yerler olmuştur. Roman, birinci körün görme yetisini kazanmasıyla sona erer: Bir diğer deyişle salgın biter. Göz doktorunun şu cümlesi ise, aslında 360 sayfalık romanın bir özetidir: Sonradan kör olmadığımızı düşünüyorum, biz zaten kördük: Gördüğü halde görmeyen körler.

Saramago neyin peşindedir bu romanda? Neden hiçbir karakterin adı yoktur? Neden şehrin dahi adını bilmeyiz?

Bu roman Saramago'nun evrensel bir sorunu işlediği bir romandır. Bu nedenle yerel özelliklerden itinayla uzak durur Saramago: Olay, herhangi bir zamanda herhangi bir şehirde geçmiş olabilir. Hastalığa yakalananların milliyeti önemli değildir. Evrensel bir paydada buluşturur onları Saramago: Hiyerarşik yapının egemen olduğu bir toplum. Körlük salgını işte bu hiyerarşik yapıyı alt üst eder; ya da biz öyle olduğunu zannederiz. Oysa romanın sonunda doktorun cümlesinden öğreniyoruz ki yazar zaten bir kaos ortamında yaşadığımızı düşünmektedir: İnsanlar zaten kördür, sadece bunu bilmezler. İçlerindeki bu ilkel hayvanı ortaya çıkartmak için onları körleştirir. Saramago bu salgını doğal körlükten ayırmak için ona farklı bir ad takar: Beyaz körlük. Salgına yakalananların gözüne bembeyaz bir perde iner, sanki bir süt denizinde yüzüyor gibidirler. Karantina altına alınanları izlerken, bozulan hiyerarşik yapının mikro düzeyde tekrar kuruluşuna tanık oluruz. İnsanların içindeki şiddet eğilimini, güce tapınmayı, hayvani cinsel açlığı gözler önüne serer Saramago. Hastanedeki bu görüntüler, salgının bütün kente yayılması durumunda olacakların bir özeti gibidir. Nitekim tüm şehre yayılan hastalık aynı görüntülerin şehrin her tarafında görülmesine neden olur. Köpek çeteleri gibi gezen beyaz kör çeteleri bir lokma yemek için birbirlerini linç ederler, kim nerede yer bulursa orada yaşamaya başlar. Karantinadaki belirsizlik, korku ve kaos bütün kente yayılmıştır artık. Romanın sonunda Saramago, modern yaşantı dediğimizin de bundan bir farkı olmadığını romanın sonunda doktora söylettiği cümlelerle belirtir.

Konusu kadar anlatım tarzıyla da çarpıcı ve yoğun bir roman Körlük. Dikkatimi çeken ilk şey Saramago'nun virgül ve nokta dışında hemen hemen hiç noktalama işareti kullanmaması ve paragrafların sayısının oldukça düşük olması; öyleki roman çok büyük bir iç konuşma olarak düşünülebilir. Dikkatimi çeken diğer bir unsursa anlatıcının Tanrısal vasıflarla donatılmış olması. 3. kişi ağzından anlatılan romanda her ne kadar baş karakter doktorun karısı gibi görünse de, anlatıcı rahat bir şekilde istediği herhangi bir kişinin bilincinin içine girebiliyor ve biz okurlara da bunu gösterebiliyor. Dahası zaman çizelgesi üzerinde istediği gibi ilerleyebiliyor anlatıcı. Bazen büyük anlatıdan ayrılıp küçük hikayeleri anlatıyor ve elbette böyle zamanlarda bu küçük hikayeleri hızlı bir şekilde bize aktarıyor. Bir diğer deyişle anlatıcı bir anayolda ilerlerken arada yan yollara sapıyor, bize oradaki manzaraları gösteriyor; ama buralarda hızını biraz arttırıyor ve çabucak geri dönüyor ana yola. Roman boyunca şöyle bir hava var sanki: Biz, anlatıcının rehberliğinde kentte bir gezintiye çıkıyoruz. Eline mikrofonu alan anlatıcı da bize kentteki kaosu anlatıyor. Biz otobüsün koruması altındayız ve körlük salgınından etkilenmiyoruz. Merkezimiz ise elbetteki doktorun karısı; çünkü görebilen tek kişi o.

Şimdi, yine Saramago'dan "Görmek"i okuyorum. Beyaz körlük salgınından kurtulan ismi belirsiz kentte meydana gelen büyük çaplı esrarengiz olayın ikinci perdesiyle ilgili neler yazacağım bakalım...


10 Haziran 2011 Cuma

Walter White: Bir Başka Tarfup Yılmaz

Bu yazıyı büyük bir mutlulukla yazıyorum; çünkü Breaking Bad'in 4. ve son sezonunun başlayacağı tarihi bugün öğrendim: 17 Temmuz 2011, Walter White'ın ekrana dönüş tarihi. Dizi 2010'da noktalanan 3. sezonun ardından 1 yıllık çok uzun bir ara vermiş ve izleyenlerini merak içerisinde bırakmıştı. Sünepe ve silik bir kimya öğretmeninden kendine güvenen ve sert karakterli bir uyuşturucu satıcısına dönüşen Walter White'ın hikayesini ağır bir tempoyla adım adım anlatan dizinin 4. sezonunun ne zaman başlayacağına dair çeşitli söylentiler vardı. Yakın zamanda internet üzerinden yayımlanan tanıtımlar bu belirsizliğe bir nokta koydu.

Breaking Bad benim için yalnızca keyif aldığım bir dizi değil; aynı zamanda bana ilham veren ve yolculuğuna içimde devam eden bir karakteri barındıran bir dizi. 2009 yılının aralık ayında kafamda oluşmaya başlayan ve 2010 yılının kasım ayında yazmaya başladığım Tarfup Yılmaz karakterini daha rahat çözümlememi sağlayan bir karakter Walter White. Ona baktığım zaman Tarfup Yılmaz'ın bir sonraki aşamasını görüyorum: Yıllardır içinde sakladığı nefret dışarı çıkmış ve artık birçok şey umrunda değil! O güne kadar söylemediği, anlatmadığı her şey bir anda etrafa saçılmış ve yıllardır gizli gizli içinde biriktirdiği nefret duygusu dört bir yanını doldurmuş. Bundan sonrası umrunda değil! Garip bir şekilde, kendini en canlı hissettiği an da bu! Yıllar önce kaçırdığı fırsatlar nedeniyle hayatın bir yerinde kaybettiği özgüveni geri gelmiş ve artık ondan vazgeçmeye de niyeti yok. Evet, belki yaptıklarından vicdan azabı duyuyor; ama yıllar sonra ilk kez biraz da kendisini düşünmenin, insanlara rest çekmenin, bağırıp çağırmanın, birilerine kızmanın tadını çıkartıyor.

Walter White karakterini canlandıran Bryan Cranston'ın bu karakterin iç dünyasıyla ilgili söylediklerine bir bakalım:

"...Bu adam 25-30 yıl önce karşısına çıkan fırsatları kaçırdığı için büyük pişmanlıklar içerisinde olan biri. Bu yüzden bunalımda, artık 50 yaşında. Bana göre sosyolojik olarak bu durumda olan insanlar iki kategoriden birisine giriyorlar: Ya kendi talihsizlikleri için bütün dünyaya öfke duyup diğerlerini suçluyorlar, herkese öfke ve şüphe ile yaklaşıyorlar; ya da her şeyi içlerine atıp silik bir tip haline geliyorlar."
Benim karakterim Tarfup Yılmaz, herkese öfke duyan; ama bu öfkeyi içinde yaşayan bir silik tipti. Benim düşünceme göre, Walter White da bu öfkeyi öyle ya da böyle içinde duyuyor; ancak bunu yıllar boyunca kimseye hissettirmiyor. O tutkulu biri, tutkuyla bağlı kimyaya; ancak kaçırdığı fırsatlar, onun bu işle ancak bir kimya öğretmeni olarak ilgilenmesine izin veriyor. Arkadaşının, White'ın fikriyle kazandığı milyonlarca dolar White'ın nefretini katmerliyor; ama o bunu kesinlikle dışa vurmuyor: Ta ki tedavi edilemeyecek kadar hasta olduğunu öğrenene kadar. Bu haber, White için bir kırılma noktası. Bu haberden sonra ailesine para bırakmak için, kalan ömrü boyunca uyuşturucu satmaya (zira anladığı tek iş kimya!) karar veriyor. O güne kadar bir trafik cezası dahi yememiş ahlak sahibi öğretmenimiz Walter White, zaman içerisinde acımasız ve sert kişilikli bir adama dönüşüyor. Yıllar boyu içinde tuttuğu hınç, şiddet eğilimi dışa vuruyor ve White kendini, hiç hissetmediği kadar canlı hissediyor.

Sanırım böyle bir haber Tarfup Yılmaz için de bir kırılma noktası olurdu. Bıyıklarını kesmek isteyip de hiçbir şey yapmadığı o adamla ilgili şiddet dolu bütün isteklerini bir bir gerçekleştirmek için elinden geleni yapardı. Tarfup Yılmaz da tutkulu biri olsa gerek, ne olduğunu bilmesem de onun gibi düşünmeye çalıştığım zamanlarda, hep tutkulu olduğunu; ama bu tutkusunu -aynı Walter White gibi- içine atmak zorunda kaldığını hissettim. Tutkusunu dilediğince yaşayamamış her insan gibi Tarfup Yılmaz'ın da içi nefretle doluydu, aynı White gibi. Aradaki tek fark Tarfup Yılmaz'ın herhangi biri kırılma yaşamamış, aksine sonsuz bir döngüye girmiş bir hayal kahramanı olmasıydı.

Tarfup Yılmaz'ın akrabası Walter White 17 Temmuz 2011'de hikayesini anlatmaya devam edecek. Darısı Tarfup Yılmaz'ın başına...

5 Haziran 2011 Pazar

Yedi Ölümcül Günah

Michael Haneke'yle ilgili yazımın girişinde film kültürümün zayıf olduğunu belirtmiş ve yazdığım yazıyla haddimi aştığımı kabul etmiştim. Herhangi bir filmle ilgili bir yazı yazmayı da düşünmüyordum aslında; ta ki 1995 yapımı bir David Fincher filmi olan "Se7en"ı uzun bir süre sonra tekrar izleyene kadar. Yaklaşık 1 ay kadar sonra tekrar haddimi aşıyor ve bir filmle ilgili yazı yazıyorum. Yoğun miktarda spoiler içeren bir yazı olabilir, filmi izlemeyenlere duyrulur.
Film, Hristiyan inancında var olan 7 ölümcül günahla ilgili: Oburluk, açgözlülük, tembellik, kibir, şehvet, öfke ve kıskançlık. Toplum tarafından masum kabul edilen; ama John Doe tarafından, sadece yozlaşmış bir toplumda masum kabul edilebilecek insanlar olan kişilerin cesetleri birer birer ortaya çıkar. Somerset, daha ilk cinayette (oburluk) katilin durmayacağını fark eder ve davadan çekilmek ister; ancak sonunda kendini davanın tam göbeğinde bulur. Filmin birinci katmanı, davanın, Somerset ve Mills tarafından adım adım çözülmesini anlatır.

"Se7en"da beni cezbeden unsur, birinci planda sergilenen bu seri katil hikayesinden çok, bir alt katmanda yer alan, birbiriyle kontrast oluşturan iki dedektifin kişilikleridir: Adını film boyunca öğrenemediğimiz küçük, karanlık, her dem yağışlı, kasvetli bir şehre atanan yeni ve hırslı, öfkeli, işi kısa yoldan bitirmeye bakan, duygularının kontrolündeki dedektif David Mills ve yaptığı işten bezmiş, emeklilik için gün sayan, yaptığı her hareketi mantık süzgecinden geçirmeyi refleks haline getirmiş deneyimli dedektif William Somerset. Bu kontrast film boyunca küçük detaylarla sürekli olarak izleyiciye hatırlatılır. Kanımca bu filmi ucuz polisiye filmlerden ayıran da bu ikinci katmandır. Dedektiflerin kişiliklerine olan merak film boyunca canlı tutulur ve seyirciden bir taraf seçmesi beklenir: Somerset mi Mills mi?

Bülent Ortaçgil'in "Kediler" şarkısını bilenler bilir. Birbiriyle kontrast oluşturan iki grup kediden bahseden Ortaçgil, şarkının sonunda dinleyicisine sorar:

"Siz kardeşler hangi kediler seversiniz?
Hangi kediler gibi olmak istersiniz?
Sevimli uslu? Sesli hırslı?
Hangi kedilerdensiniz?"

Se7en da izleyicisinden bir tercih yapmasını ister: Hangi dedektifsiniz? Duygularıyla hareket eden, öfkeli, hırslı, çabuk sıkılan, bencil; kısacası çocuk ruhlu Mills mi yoksa mantıklı, sakin, hayattan sıkılmış, emeklilik için gün sayan, entellektüel Somerset mi? Seyirciyi böyle bir ikileme düşüren ve onu tercih yapmaya zorlayan bu ikinci katman, Se7en'ı diğer polisiye-gerilim filmlerinden ayırır. İşlenen cinayetlerin çözümlenmesi ve katilin kim olduğu elbette önemlidir; ancak ondan da önemli olan başka bir soru vardır: Seyirci olarak siz hangi dedektife yakınsınız?

Ben tercihimi Somerset'ten yana kullanıyorum. Onu Petros Papachristos ve Tarfup Yılmaz'ın bileşkesi gibi görüyorum: Bir yanıyla yıllardır tanık olduğu cinayetlerin verdiği yılgınlık, inançsızlık, hırstan arınmışlık vardır; diğer yandan öfkeklidir (Bıçakla dart oynadığı sahne. Buna daha sonra değineceğim); ama bu öfke aynı Petros'un öfkesi gibi derinlerdedir ve aynı Petros'un öfkesi gibi henüz heyecanını kaybetmemiş biriyle konuşunca ortaya çıkar. Diğer yanda, kütüphaneye gittiği sahnede de bir Tarfup Yılmaz görürüm onda: Kütüphane çalışanlarının ellerindeki binlerce kitapla ilgilenmeyerek poker oynamasına şaşar Somerset. Belki de bir ömür boyu öyle yaşamak istemiş; ama o karanlık ve yağışlı şehir onu polis olmak zorunda bırakmıştır. Yine de Petros yönü daha ağır basar Somerset'te. Çözdüğü davaların bir şeyi değiştirmemesi, onu küskün gözlerle emeklilik günlerini bekleyen bir polis yapmıştır. Bazı diyaloglar ve jestler/mimikler yardımıyla bu farklılıkları somutlaştırmaya çalışayım. Filmi izleyenler iki dedektifin, FBI'dan elde ettikleri işaretli kitaplara ilişkin gizli kayıtları Somerset'in arabasında inceledikleri sahneyi hatırlayacaklardır. O sahnede geçen bir diyaloğu ele alalım:

Mills: Marquis de Sharday
Somerset: Marquis de Sade
Mills: Her neyse... Aziz Thomas Aqua... bir şeyin yazıları
Somerset: Aziz Thomas Aquinas. Yedi ölümcül günahla ilgili yazmış. Hepsi bu mu?
Mills: Evet.
Somerset: Bir bakalım.
Mills: Jonathan Doe?
Somerset: Her neyse...
Dikkatli okuyucular bizim için önemli sözün ne olduğunu fark etmişlerdir: Her neyse... İki karekterin her neyse diyerek geçiştirdiklerine bir büyüteçle bakalım: Genç ve hırslı dedektifimiz Mills, incelediği kitapları yazan kişilerin adlarını önemsiz saymaktadır; çünkü onun için önemli olan yegane şey sonuçtur. Öyle ya da böyle, olası suçlunun okuduğu kitabın yazarına ilişkin bir bilgi vermiştir, gerisi önemsizdir onun için. Oysa entellektüel ve hırstan arınmış dedektigimiz Somerset, yazarın adını yanlış söyleyen Mills'i düzeltir; O, hayata daha farklı bir pencereden bakmaktadır ve Mills'in önemsiz sayarak geçiştirdiği bu detay, onun için düzeltilmesi gerekecek kadar önemlidir. Diğer yandan Somerset için de suçlunun adı önemsizdir. Jonathan Doe, John Doe veya Mr. and Mrs. Brown; bir farklı yoktur Somerset için. Önemli olan o kişinin suçlu olması ihtimalidir -diğer bir deyişle davayı sonuçlandırma ihtimali-.

Bir başka sahne: Mills, evde çalıştıkları Somerset'e bira mı yoksa şarap mı içeceğini sorar. "Şarap lütfen." der Somerset. Bunun üzerine Mills, büyükçe bir bardağa şarabı boca eder. Somerset bu garipliği, ancak metro nedeniyle sallanan bardağı ele aldığında fark eder. Sonuç önemli Mills için şarap bardağa boşaltılmıştır. Oysa süreç odaklı Somerset için şarap böyle bir bardağa mı "boşaltılmalıdır"?

Başka bir sahneyi ele alalım: Mills'in, John Doe'nun kapısını kırdığı sahne... Burada Somerset, olası katil tarafından kaşı gözü yarılmış Mills'i sakinleştirmeye çabalar. "Bu kapıyı çalmak için bir sebebimiz olmalı, kimseye FBI'dan bahsedemem." der, Mills'i düşünmeye davet eder. Oysa hırslı Mills küçük bir oyun oynar ve Somerset'i sakinleştiğine inandırarak kapıyı kırar. Amaç öyle ya da böyle onun canını yakan kişiden sorgu sırasında öç almaktır. Oysa Somerset'in nedenlere ihtiyacı vardır. Bir diğer deyişle Somerset analitik düşüncenin bir simgesidir: Neden-sonuç ilişkileri onun için önemlidir. Bunun dışında sonuç odaklı değil süreç odaklı yaşar. Diğer yandan, bu onu mutsuz etmiştir: Sürece bakarak çocuk sahibi olmak istememiştir; ama bu kararının sonucunda mutsuz olmuştur ve aradan yıllar geçmesine rağmen bu kararın pişmanlığını duymaktadır. Kısacası Somerset bir yandan Mills'i eleştirirken diğer yandan ona imrenir ki bunu barda yaptıkları konuşma sonrasında sinir içerisinde darta bıçak attığı sahnede net olarak görürüz.


Filmi izleyerek bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Benim bu filmde kendimle özdeşleştirdiğim karakter yaşlı Somerset'tir. Dediğim gibi, bu filmi süresiz kılan unsur anlattığı seri katil hikayesinin felsefi boyutundan çok, seyirciden bir karakterle kendini özdeşleştirmesini istemesidir.

Siz kardeşler, hangi dedektifi seçersiniz?

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Petros Amca ile Tutku Dersleri

Tanıştığım günden beri korkulu rüyamdır matematik. Sayılarla aram oldum orası iyi değildir. Birçok matematik sınavından basit işlem hataları yüzünden, çalıştığımın karşılığını alamadan çıkmışımdır. Oturulacak dersin adı matematik ise ya da dersin içeriğinde yüksek miktarda matematik varsa (fizik, kimya, istatistik...) daha derse başlamadan bir sıkıntı dolar içime, o sıkıntı büyür ve derse oturmama bahaneleri üretmeye başlar: Derse başlamadan önce bir yemek yemeyeyim mi? Aç karna ders mi çalışılır? E yemek üstüne de bir kahve iyi gider hani! Kahve bittikten sonra günceye yazılacak satırlar vardır, beklesin mi onlar? Hem daha kitap okumamışımdır, günlük gitar egzersizlerimi yapmamışımdır, hangi derse başlıyorum? Tüm bunları yaptıktan sonra da bir sonraki öğünün saati gelmiştir, hay aksi, ders yine kaynar! Oturduktan sonrası ayrı hikaye: Buradan sormaz, çok zor; buradan sormaz, çok kolay; burayı ben biliyorum, bunu daha önce sordu, bunu bilmesem de olur... Tükenir çalışılmamış çalışılan sayfalar... Tüm bunları yaşamadan çalışmaya başladığım matematik sınavı sayısı, bunca yıllık öğrencilik hayatımda yok denecek kadar azdır.

Öyle bir paragrafla yaptım ki girişi, ortaokuldaki Türkçe derslerinden kalma "giriş, gelişme, sonuç" ilkesine bağlı olarak bu yazıyı okumaya başlayanlar matematiğe sövüp sayacağım bir gelişme ve "Bu böyle olmaz, kahrolsun matematik!" cümlesiyle biten bir sonuç bekliyordur herhalde. Oysa bu yazının konusu olan kitap bütünüyle matematik üzerine kurulu: Petros Amca ve Goldbach Sanısı. "Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?" diye düşünen girişgelişmesonuççular çok da haksız değiller. Konuyu açmaya devam edelim de soru yanıtsız kalmasın!

Apostolos Doxiadis
Apostolos Doxiadis'in kaleminden çıkan "Petros Amca ve Goldbach Sanısı" birinci planda, romanın baş karakteri olan  Petros Papachristos'un matematiksel yaşantısını ortaya koyuyor. Roman, Petros'un yeğeninin ağzından yazılmış. Ailedeki bu içine kapanık ve kardeşleri tarafından dışlanmış amcayı merak eden yeğen, bir tesadüf eseri onun bir matematikçi olduğunu öğreniyor. Ona öykünerek matematikçi olmaya karar veriyor ve bu kararını Petros'a açıyor. Gelişen olaylar sonrasında kitap, Petros'un, matematik ve tutku dolu hayat hikayesini yeğenine anlattığı bir metne dönüşüyor: Zengin bir babanın üç çocuğundan en büyüğü olan Petros'un olağandışı matematik yeteneği genç yaşlarda herkes tarafından fark ediliyor. Baba, Petros'u ayrıcalıklı tutuyor ve onun mükemmel bir eğitim alması için elinden geleni yapıyor. Üstün yeteneğini mükemmel bir eğitimle destekleyen Petros matematik sarayında, Archimedes, Leonhard Euler, Carl Friedrich Gauss gibi efsane matematikçilerin arasında yer almayı kafasına koyuyor ve sayılar kuramında ustalaşmaya başlıyor. Kafaya taktığı problem ise, kolay görünüşüne rağmen 200 yıldır çözülemeyen, Goldbach tarafından ortaya atılmış bir sanı: 2'den büyük her çift sayı, iki asal sayının toplamı olarak ifade edilebilir.

"Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?" diyen girişgelişmesonuççulara yanıtımı şu cümlede verdim aslında: Gelişen olaylar sonrasında kitap, Petros'un, matematik ve tutku dolu hayat hikayesini yeğenine anlattığı bir metne dönüşüyor Tutku! Bu yazıda "Petros Amca ve Goldbach Sanısı" kitabının görünen yanını, yani Petros Papachristos'un matematiksel yaşantısını  değil, onun alt katmanı olan; ama kanımca ondan da önemli olan görünmeyen yanını anlatmak istiyorum: Tutku dolu bir adam olan Petros Papachristos'un yaşantısı!..

2001 yılındayken kitabı ilk okuduğumda -kitabı aralıklarla pek çok kez okumuşumdur- karşımda inandığı bir şey uğruna bütün bir yaşantısını hiçe sayan, tutku dolu bir karakter görmüştüm: Petros Papachristos. Öylesine tutkuluydu ki, daha lise yıllarında heykelini ünlü matematikçilerin heykellerinin hemen yanına diktirmeyi kafasına koymuştu. O, matematik sarayının koridorlarındaki sıradan heykellerden olmak istemiyordu: Altından bir vasatla vasat arasında hiçbir fark yoktu Petros için. O sarayın büyük salonlarından birinde olmalıydı onun heykeli. Bunun için daha önce hiç denenmemiş bir şey denemeli, yanına yaklaşılmaya korkulmuş bir problemi ele almalı ve ne yapıp ne edip onu çözmeliydi! Herkes tarafından rahatlıkta kavranacak basitlikteki yapısına rağmen yıllardır çözülememiş Goldbach Sanısı da bu iş için biçilmiş kaftandı.

Problemin seçimi, sadece bir başlangıçtır Petros için, asıl serüven bundan sonra başlar. Öyle ya, bilimde ikincilik yoktur. O halde bu çaba büyük bir gizlilik içerisinde yürütülmelidir. Petros buna öyle dikkat eder ki, Goldbach Sanısı'nı ispatlamak uğruna yaptığı çalışmalarda ulaştığı ara sonuçları dahi birisine ilham olma tehlikesine karşı yayımlamaz. Goldbach Sanısı'nı, sevdiği kadının değil başkasıyla sohbet etmesi, evden çıkmasına dayanamayan aşırı kıskanç bir sevgili gibi sever ve onu herkesten saklar. O denli büyük bir tutkudur ki Petros'unki gözü başka hiçbir şey görmez; daha sonra hayatını karartacak ve ömür boyu küskün gözlerle dolaşmasına neden olacak Gödel'in Eksiklik Kuramından dahi haberi olmaz. Başta küçümsediği Alan Turing, verdiği haberle Petros'un dünyasını yerle bir eder.

Kurt Gödel
Petros Papachristos, tutkunun ete kemiğe bürünmüş halidir adeta. Delicesine aşık olduğu problemini çözmek için durmak bilmeyen bir çabayla yıllarca gece gündüz didinir; ancak her tutku gibi, içinde büyüyüp dışa çıkamayan, kendini başkalarına gösteremeyen bu tutku da bir yerden sonra Petros'un içini yakmaya, onu yok etmeye başlar. Kitabın sonlarına doğru Petros'un, hizmetçisine, çalıştığı fasülyelerden yemek yapılmasını emretmesi, tutkudan bitmiş bir insanı sade bir şekilde anlatır. Fasülyelerle birlikte Petros, yıllardır içinde beslediği umutları da çöpe atmış olur. (Benzer bir sahneyi Yaşar Kemal'in Binboğalar Destanı'nda görürüz. Demirci ustasının roman sonunda örsüne sarılmış bulunan ölü bedeni de yıllardır içinde beslediği umutları çöpe atmış bir kişinin betimlemesi değil midir?)

Bu kitapta beni ilgilendiren işte bu tutku dolu adamdır. Yine de, tüm tutku dolu adamlar gibi, Petros da yenilgiyi kabul etmez, yalnızca şanssız sayar kendini. Evet fasülyeleri afiyetle yer ve bir daha da hiçbir zaman gerçek matematikle ilgilenmez; ama hiçbir zaman da yenildiğini kabul etmez. Petros, aynı dibe vuruşu, hayal kırıklığını bir daha yaşamamak için tutkusunu bastırır, belki de bir türlü dışa çıkamayan ve artık Petros'un içini kavuran bu tutkuyu söndürmek için kendine bir yalan uydurur; ama tutku hapsedilebilecek bir duygu değildir. Nitekim romanın sonunda Petros'u ağzında bir gülümsemeyle ölü olarak görürüz. Kuramı kanıtlayıp kanıtlayamadığını da hiçbir zaman öğrenemeyiz.

Hala daha karıştırdığım olur bu kitabın sayfalarını. Hala Petros'un o tutkuyla dolu kişiliğini hayranlıkla okurum: Kıskançtır, bütün hücrelerinde o problem vardır, küskündür ve aslında, diplerde alabildiğine sinirlidir. Kendine söylediği yalanlar, etrafa beklentisiz bakan küskün gözler aslında bu öfkeyi gizlemek içindir.

Romanda pek çok matematikçinin de hayatına göz atarız: Kurt Gödel, G. H. Hardy, Srinivasa Aiyangar Ramanujan, Alan Turing bu matematikçilerden bazılarıdır. Yine de bu karakterlerin de rolü Petros'un kişiliğindeki bazı noktaları (kıskançlık, gözü dönmüşlük, dehanın sınırları vs...) açığa çıkartmak için konulmuş gibidir. Bilhassa Gödel'i boğazlı kazağıyla sobanın yanında otururken gördüğümüz sahnede, Petros'un sayılar kuramına o muhteşem katkıyı yapmış hali gözümüzde canlanır.

Bir yanıyla sevecen, suskun, kendi halinde, dışlanan; ama bunu yapanları suçlamayan, affedici bir amcadır Petros, diğer yandan kıskanç, hırslı, sinirli, hatta yer yer kibirli, tutkulu bir matematikçidir. Bu çok katmanlı kişiliğiyle, 2001 yılından beri bir düşsel dostumdur Petros.



 

27 Mayıs 2011 Cuma

All Writers Are Equal. But Some Writers Are More Equal Than The Others!

"Okuduğun romanlar içerisinde hangisi yazmış olmayı dilerdin?" diye sorup bir liste yapmamı isteseler, George Orwell'ın Hayvan Çiftliği'ni hiç düşünmeden ilk sıraya yazarım. "Bir Peri Masalı" altbaşlığıyla yayımlanan bu kitaptaki sade; ama bir o kadar da derin alegorik anlatımın, yakalanması çok zor bir başarı olduğu kanaatindeyim. Orwell, her ne kadar daha çok "Bin Dokuz Yüz Seksen Dört" isimli dystopiası ile tanınıyorsa da, benim düşünceme göre Hayvan Çiftliği, onun yazarlığının doruk noktasıdır. Öyle bir metindir ki, okuma yazmayı yeni öğrenmiş birinin dahi okuyabileceği kadar sade; ama bir entellektüelin üzerine saatlerce konuşabileceği kadar da derindir.

Hayvan Çiftliği'ni kendimce irdelemeye başlamadan önce, Orwell külliyadının ciddi bir kısmını okumuş biri olarak onun yazarlığıyla ilgili konuşmak istiyorum. George Orwell, umudunu kaybetmiş bir yazardır; o denli ki hayal dünyasında bile umudu yaratamaz. Romanlarında nadiren bir umut ışığı oluşuyorsa da bu -klişe bir benzetme yapacak olursak- tünelden içeri sızan güneş ışığı değil son hızla yaklaşan trenin ışığıdır; romanın sonunda tren okuyucuyu dümdüz eder! İşin daha da sinir bozucu yanı, George Orwell, okuyucusuna bunu yaşatmaktan garip bir keyif alıyor gibidir: Okuyucuyu az da olsa umutlandırıp sonunda her şeyi yerle bir etmek, baştaki karamsar tablodan daha derin bir karamsarlıkla romanı bitirmek Orwell romanlarının genel özelliğidir. Yazarın son iki kitabı olan ve onun dünya edebiyatında ayrıcalıklı bir yer edinmesini sağlayan Hayvan Çiftliği'nde ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'te bu çok daha net hissedilse de, bu kitapları bir cenin olarak gördüğümüz Aspidistra'da ve Daralma'da da aynı karamsar hava hüküm sürmektedir. Bir diğer deyişle, birçok yazarın aksine Orwell'ın amacı umut vermek değil; aksine insanların olan umutlarını da yok etmektir.

Gelelim bu yazının ana konusunu oluşturan kitaba: Hayvan Çiftliği. Orwell'ın, ölümünden beş yıl önce, 1945 yılında yayımladığı bu alegorik roman, Beylik Çiftlik'in, çiftlik hayvanları tarafından ele geçirilmesiyle açılır. Çiftliğin sahibi Bay Jones'u kovan hayvanlar, daha eşit bir sosyal yapı oluşturmakla işe başlarlar. Domuzların yeni yönetim kadrosunu oluşturduğu çiftlikte geçerli olacak yeni kurallar hızlı bir biçimde 7 maddede özetlenir:
  1. İki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.
  2. Dört ayak üstünde yürüyen ya da kanatları olan herkesi dost bileceksin.
  3. Hiçbir hayvan giysi giymeyecek.
  4. Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak.
  5. Hiçbir hayvan içki içmeyecek.
  6. Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek.
  7. Bütün hayvanlar eşittir.
Roman bu noktadan sonra adım adım yönetici kademesini oluşturan domuzların zamanla faşistleşen tavırlarını, bihassa lider karakterli iki domuzun (Snowball ve Napoléon) çekişmesini ve bunlardan biri  tarafından devrimdeki eşitlik kavramının değiştirilmesini anlatır. Beylik Çiftlik'teki devrim bir bumerang gibidir: Hızla yola çıkar, bir noktada durur ve geri döner. Kitabın son cümlesinde Orwell bu durumu şöyle özetler: "Dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor; ama birbirlerinden ayırt edemiyorlardı."

Hayvan Çiftliği'ni Orwell'ın diğer kitaplarından farklı kılan yapısı alt başlığında gizlidir: Bir Peri Masalı. Roman bir masal gibi yazılmıştır, böylesine karmaşık bir konunun anlatıldığı bu romanda Orwell, yazarlığının en uç noktasına gider ve yaptığı kurguyu sade bir dille okuyucuya aktarır. 

Yazımın başından beri romandaki alegorik anlatımdan bahsediyorum. Orwell bu kitapta anlatımı hayvanlar üzerinden yapar. İnsanın içinde ilkel bir içgüdü olan gücü ele geçirme eğilimini hayvanları kullanarak anlatır. Üstelik bu hisse sahip olan hayvanlar da, çiftliğin en pis hayvanlarıdır: Domuzlar. Başlangıçta, devrimin kıvılcımını yakan bu sınıf, yönetimi ele geçirdikten bir süre sonra giderek vahşileşir ve diğer hayvanlar üzerinde baskı kurmaya başlar; ama bir yandan da kendi içinde ikiliğe düşer: Lider kimdir? Kimin sözü dinlenmelidir? Kararları kim verecektir? Bu sorulardaki rahatsız edicilik romanın ortalarına doğru iyice artar ve iki lider domuzun arasındaki kavga bir gövde gösterisiyle sonuçlanır: Napoléon, yetiştirdiği köpekleri Snowball'un üzerine salar. Snowball'un çiftlikten kaçtıktan sonrası ise tamamen Napoléon'un diktatörlüğüdür: Artık tamamen onun sözü geçer, ona dur diyebilecek biri yoktur. Yavaş yavaş tüm kurallar değişir ve bunu, devrimi en başından beri umutsuzlukla karşılamış olan Clover dışında kimse fark etmez.

Elbet bununla sınırlı değil kitaptaki alegorik öğeler; ama her bir kesimi tek tek incelemeye başlarsak, bu bir blog yazısı olmaktan çıkar. Hayvan Çiftliği kesinlikle, dünya edebiyatında yergi türünün başyapıtlarından biridir. Kitabın çevirmeni Celal Üster'in dediği gibi: Bütün kitaplar eşittir; ama bazı kitaplar öbürlerinden daha eşittir.

20 Mayıs 2011 Cuma

Ortaçgil'i sever misiniz? Öyleyse devam!

Bülent Ortaçgil'le babamın hediye ettiği Light albümü sayesinde tanıştım. 2001 yılıydı, gitar çalmaya yeni başlamıştım. O zamana kadar müziğin bir yeri yoktu hayatımda; hatta "Ben müzikten keyif almıyorum." diyordum bana bir şeyler dinletmek isteyen arkadaşlarıma. Yıllar sonra müziği değil, arkadaşlarımın önerdikleri müzikleri sevmediğimi fark edecek ve kendi yolumu bulmak üzere -hala devam eden- uzun bir yolculuğa çıkacaktım.

Bülent Ortaçgil bu müzikal yolculuktaki belli başlı kırılma noktalarından biridir. Doğan Canku ve Fikret Kızılok ile birlikte müzik zevkimin oluşmasında önemli rol oynamış ve beni yeni müzikler dinlemeye teşvik etmiş kişilerden biridir Bülent Ortaçgil. Aradan 10 yıl geçmesine rağmen şu görüşüm değişmedi: Türkiye'nin en iyi şarkı yazarı Bülent Ortaçgil'dir. Elbette bu görüşün nedenleri de var.

Zordur Ortaçgil'in müziği daha önce dinlememiş biri için. Her şeyden önce (onun) şarkılar(ı) biraz tuhaftır, kusura bak(madan) yaklaşmak gerekir. Duş alırken ıslıkla çalınabilecek şarkılardan değildir Ortaçgil'in şarkıları, emek beklerler. Otobüste giderken dinleyemezsiniz hiç dinlemediğiniz bir Ortaçgil parçasını, önce parçayla yalnız geçirmeniz gereken bir süre vardır. Onlara zaman ayırmanızı, müzik ve sözler üzerine düşünmenizi isterler. Bir sohbet halindedir sizinle Bülent Ortaçgil, dolayısıyla sizinle sohbet eden birine duyduğunuz saygıyı bekler sizden.

Erkan Oğur
Diğer yandan eğlencelidir de!.. Ortaçgil'in şarkılarında "Ben söylüyordum, siz geldiniz. Hoş geldiniz!" havası vardır. Dedim ya, sohbet halindedir sizinle; size bilmişlik taslamaz! Kendince görüşlerini söyler, sizin de konuyla ilgili görüşlerinizi söylemenizi bekler veya bir duygusunu, gördüğü, onu etkileyen bir şeyi paylaşır sizinle. Boz taşlar(dan), her biri başka siyah (...) dağlar(dan), Dalyan Deltası(ndan), kafa(sının) karışık(lığından), Nereye Sokağı(ndan) bahseder; deniz kokusu getirir yarım gün uzak(taki) Ankara(da) uslu kentliyi oynamak için; bir kuşun kanadı/sevgisi/yüreği/sesi olsa yapacaklarını anlatır, sevimli-uslu ve sesli-hırslı kedilerden dem vurur alegorik anlatımlarla, "Ne kadar güzelsiniz! Kendine özgü ve özelsiniz" diyerek bir tek sen yalanları söyler, Suna Abla(ya) sevgisini sunarken, Şık Laitfe(yi) anlatır eleştirerek; integrali(nin) alınmasını ister, (...) insanların hiç soru sormadan yıllarca durdu(ğundan) yakını; ama hiçbir zaman vazgeçmez oyuna devam etmekten, yeni kişilere benimle oynar mısın diye sormaktan... Konuları çeşitlidir: Aşk, zamparalık, doğa, kafa karışıklığı, gittikçe zorlaşan hayat mücadelesi... Ortaçgil kesin yargılara varmaz şarkılarında. Hayatı kendince nasıl algıladığını belirtir, paylaşmak istediği de budur. Bir şarkıyla dünyayı değiştirmek değildir niyeti. Yaşadığı acıları, hüzünleri, mutlulukları, kafa karışıklıklarını çıplak bir şekilde koymaz ortaya, dinleyicinin onun anlattıkları üzerinde düşünmesini ister. Ortaçgil'i diğer şarkı yazarlarından ayıran temel farklılıklardan biri de budur kanımca. Düşüncesini bir alegorinin altına gizler, tüm çıplaklığıyla ortaya koymaz. Dinleyicinin vakit ayırmasını ve anlattığı üzerine düşünmesini ister.

Ortaçgil'i diğer şarkı yazarlarından farklı kılan bir diğer unsur ise parçalarının karmaşık armonik yapısıdır. Çoğu kez üçül akorlardan oluşan, kısırdöngü ve 3-4 akordan oluşan kadanslar kullanan parça yazarlarının aksine Ortaçgil müziğin armonik yapısını zenginleştirmek için gayret sarf eder. En az 4 sesli akorlar kullanmaya, böylece armonik açıdan daha karakteristik; ama aynı zamanda çözülmesi çok daha zor olan parçalar yazmaya çalışır. Bu tercih, parçalarının amatör müzisyenler tarafından çalınabilirliliğini düşürse de Bülent Ortaçgil'i diğer şarkı yazarlarından ayıran en büyük farkılıktır. Bu armonik yapı aynı zamanda Ortaçgil şarkılarını caz yorumlara elverişli hale getirir.

Gürol Ağırbaş
Cem Aksel
Baki Duyarlar
Bu noktada Ortaçgil'in efsane konser kadrosundan da bahsetmek gerek. Bugüne kadar 10'dan fazla Ortaçgil konseri izledim ve her konserden ayrı bir tat aldım. Bunda Ortaçgil'in parçalarının derinliğinin yanı sıra çalıştığı müzisyenlerin müzikal derinliğinin ve o parçalara katkısının da rolü büyük. Kendisinin de sık sık belirttiği gibi, çok şanslı bir şarkı yazarı Bülent Ortaçgil; çünkü o şarkıları bambaşka bir hale getiren, her bir adımda katma değer oluşturan bir kadroyla çalışıyor. Bas gitar, Türkiye'nin sayılı basçılarından, Bas Şarkıları albümlerini yaparak Türkiye'deki bas gitar algısını değiştirmiş birine; Gürol Ağırbaş'a emanet Ortaçgil'in parçalarında. Davulda, Türkiye'nin en melodik davulcularından bir var: Cem Aksel. "Davul da melodik çalınır mı?" diye soruyorsanız muhakkak Aksel'i dinleyin. Hele Eski Defterler albümündeki Beni Kategorize Etme'yi dinledikten sonra ne demek istediğimi çok net anlayacaksınız. Klavyelerde ise cazseverlerin yakından tanıdığı bir isim, Baki Duyarlar var. Gitar ise -her ne kadar son zamanlarda birlikte sahne almasalar da- Erkan Oğur'un sorumluluğundadır ki izlediğim konserlerde sadece Oğur'u dinlemek için gelmiş bir sürü kişi vardı. Bu kadro sayesinde Ortaçgil konserleri öyle bir hal alır, öyle ki her konserden sonra "Keşke şunu bir kaydetseydim." diye geçirmişimdir içimden (Nitekim bir konsere elimde kamerayla gidip kaydettim.) Her bir konser ayrı bir keyiftir. Bunu Ortaçgil de bilir ve doğaçlama yapacakları parçaları çalmaya başlamadan önce "Bakalım bugün kısmetinize nasıl bir şey çıkacak?" diyerek keyifli bir belirsizliğe davet eder dinleyiciyi.

Böyle uzun uzun anlattığıma bakmayın, hanidir Bülent Ortaçgil dinlemiyordum aslında; ama aralık ayında Burcu, Ortaçgil'in "Sen" isimli son albümünü hediye edince, bu eski dostla uzun bir zaman sonra tekrar vakit geçirdim. İlk başta yaylı düzenlemeleri nedeniyle "Ben söylüyordum, siz geldiniz. Hoş geldiniz!" havasını hissedemediysem de bir-iki dinlemeden sonra bazen dingin bazen kendiyle hesaplaşan Ortaçgil'in yeni şarkılarıyla aramda bir bağ oluşmaya başladı.

Ortaçgil bana yeni yeni kapılar açan, cazla tanışmamı sağlayan ve alegorik anlatımıyla bana en yakın şarkı yazarı olması nedeniyle sanırım hep farklı bir yere sahip olacak yaşantımda. Bu kadar laftan sonra çok sevdiğim bir Ortaçgil şarkısıyla bitireyim yazıyı (Bu video için gitar: Akın Eldes)...

12 Mayıs 2011 Perşembe

Live At Wembley Stadium

"Senin için en önemli 5 albümü söyle!" deseler Queen'in Live At Wembley Stadium albümünü tereddüt etmeden listeme alırım. 12 Temmuz 1986'da Wembley Stadyumu'nda verilen bu konser, bir rock grubu konserinin nasıl olması gerektiği konusunda ders gibidir adeta. Freddie, stadyumu dolduran binlerce kişiyi avcunun içine alır, DVD'sini izlerken dahi Mercury'nin o bitmek bilmeyen enerjisinden bir parça olsun nasiplendiğinizi fark edersiniz. 2,5 saat kadar süren konser boyunca Queen sizi tüm dertlerinizden arındırır, etrafınızı sarar ve sahnedeki dört kişilik müthiş eğlenceye sizi de katar.

Wembley, sonrasında bütün bir konsere yayılan müthiş bir enrejiyle açılır: Sahneye One Vision'la fırtına gibi çıkarlar ve hemen ardından Tie Your Mother Down ile hard rock çaldıkları ilk dönemlerine dönerler. In The Lap Of The Gods'ı ve Seven Seas of Rhye'ı çaldıktan sonra Tear It Up'la devam ederler konsere. Belki de saatlerdir onların sahneye çıkmasını bekleyen kalabalığın o birikmiş enerjisini bu şarkılarla bir anda yakalayıverir Queen. Bu hard rock girişten sonra A Kind Of Magic albümüne adını veren parçayı ve The Game albümünün popüler parçası olan Another One Bites The Dust'ı çalarak 80'ler ruhunu yakalarlar. Queen, Dire Straits'le birlikte 80'leri en çok etkilemiş gruptur desek herhalde abartmış olmayız. Who Wants to Live Forever ile seyirciyi biraz dinlendirip, I Want To Break Free ile tekrar tempoyu yükseltirler. Impromptu Freddie'nin ses aralığını gösterdiği bir vokal gösterisiyken Brighton Rock Solo, Brian May'in gitaristliğinin bir özetidir adeta (May'i en sevdiğim gitaristler listesinde ilk 10 içerisine alabilirim. Yıllarca tek gitar olmak zorunda olduğu için kendine has bir tekniği vardır. Queen'i özel yapan etmenlerden biri vokal yapısıysa diğeri de Brian May'in şiir gibi gitar çalışıdır.) Ayrıca bu solo bir anlamda konseri ikiye böler, Freddie, John ve Roger için dinlenme zamanıdır! Now I'm Here ile gösteri tekrar başlar ve bu parçanın bitimiyle konserin akustik kısmına geliriz: Love Of My Life, Is This The World We Created?... Bu akustik kısım Tutti Frutti'nin son kısmında biter ve Queen tekrar enerjiyi yükseltmeye başlar. Konserin kapanışı ise bir Queen klasiğidir: We Will Rock You, Friends Will Be Friends, We Are The Champions, God Save The Queen

Wembley konserinin parça sıralamasını incelediğimiz zaman Queen'in büyük konserleri neden bu kadar sevdiğini anlarız: Birkaç parçayı hariç tutarsak -ki onlar da konserdeki dinlenme noktalarıdır- enerjinin çok yüksek olduğu bir set list ile çıkarlar konsere. Queen, bir stadyumu hıncahınç doldurmuş binlerce insandan sahneye akan enerjiyi bu parçalarla göğüsler. Bu konserde asıl sevdiğim yan şudur: Yukarıda da bahsettiğim gibi, Queen 4 kişilik bir eğlenceyi binlerce kişiyle paylaşır. Dertleri dünyayı değiştirmek değil 2.5 saatlik de olsa insanları tüm sıkıntılarından çekmek ve bu müthiş eğlenceye dahil etmektir.

Mercury konseri sonlandırıyor
Queen frontman eksenli gruplara tipik bir örnektir: Bu büyük eğlencenin lokomotifinin Freddie Mercury olduğu ilk anda anlaşılır.  Freddie, sahnede oradan oraya koşturarak, kimi zaman sert emirler vererek, kimi zaman "Deeeeeee ROP!" sesleriyle küçük oyunlar oynayarak, kimi zaman bir orkestra şefi gibi binlerce kişilik bir seyirci korosunu yöneterek, kimi zaman kıçını gösterip "Onlar buralarından konuşuyorlar!" deyip Queen'in dağılma söylentilerini yalanlayarak ve sonunda da bu eğlenceye katılan herkese teşekkür ederek daimi bir iletişim halindedir seyirciyle. Jestleri ve mimikleriyle de sürekli olarak seyircinin enerjisini yüksek tutmayı bilir. Bu anlamda Freddie, elindeki ürünü nasıl pazarlayacağını çok iyi bilen, ürününü tanıyan ve ağzı çok iyi laf yapan bir satıcı gibidir. Tüm konser boyunca parçaların her birini seyirciye satar. Gözleriyle sürekli seyircinin enerjisini, eğlenceye katılıp katılmadıklarını takip eder. Live At Wembley Stadium, bu anlamda "Bir frontman nasıl olmalı?" sorusuna bir yanıttır.

Akustik bölümden bir kare
Konserde sevdiğim bir diğer unsur ise Love Of My Life ile başlayan ve 15 dakika kadar süren akustik kısımdır.  Binlerce kişinin hayran hayran seyrettiği bir grup değildir bu kısımda Queen, seyirciyle arasındaki mesafe tamamen yok olur. Bu kısımdaki hava bir stadyum konserinden ziyade uzun zamandır bir araya gelmemiş arkadaşların beraber şarkı söyleyip eğlenmesi gibidir. Queen konserlerinin diğer grupların konserlerinden en büyük farkı da budur sanırım. Seyirciyle aralarına bir set çekmezler, sürekli olarak onu eğlencenin içinde tutarlar. Queen konserlerinde seyirci, adeta grubun bir üyesi gibidir. Another One Bites The Dust gibi parçalara baktığımızda, bunun özellikle yapılmış olduğunu görürüz: Queen, konserlerde seyirciyle diyalog kurmak için parçaya boşluklar katmıştır. Albümdeki versiyonunda düz bir davul yürüyüşünün olduğu kısmı, konserlerde Freddie Mercury seyirciyle bir atışma haline getirir. Seyirciyle sürekli diyalog, Queen konserlerinin en büyük tılsımıdır.

Live At Wembley Stadium, Queen'in son turnesinin dev konserlerinden biridir. Bu konserde enerjiden yerinde duramayan Freddie Mercury daha sonra AIDS'e yakalanacak ve 5 yıllık bir mücadeleden sonra 24 Kasım 1991'de hayata veda edecektir. Queen bu süre içerisinde iki albüm daha yayınlar; ancak bir daha turneye çıkamaz -Paul Rodgers ile çıktıkları turnedeki kadroya "Queen" demek ne derece doğrudur?-

 Yazıya başlarken de söylediğim gibi, "Bir rock konseri ve frontman nasıl olmalıdır?" sorularının yanıtıdır Live At Wembley.

6 Mayıs 2011 Cuma

Erkan Oğur ve Müzikte Sadelik

1997 yılında vizyona giren  Eşkıya, sadece, duraklama dönemindeki Türk sinemasını tekrar hareketlendirmesi nedeniyle değil, Erkan Oğur'u Türkiye'de geniş kitlelere tanıtması nedeniyle de önemli bir film bence.

Erkan Oğur benim için çok ama çok önemli bir müzisyen. Yandaki resim, bende gitar çalmak, müzikle uğraşmak isteğini uyandıran ilk imgedir. Neden bilmiyorum; ama Erkan Oğur'un bu fotoğraftaki gitar tutuşu ve el yapımı perdesiz gitarı, 11 yaşındaki beni çok etkilemişti (hala da etkilendiğimi söyleyebilirim). Bunda, filmin müziklerindeki mistik ve hatta biraz korkutucu havanın da etkisi olduğu aşikar elbette. Bilhassa, Erkan Oğur'un acıdan kaskatı kalmış, içi buz kesmiş biri gibi dümdüz bir sesle söylediği Fırat Ağıtı'nın, Cumali bara girdiğinde çalan ve yanlış hatırlamıyorsam bir Aşkın Arsunan bestesi olan Karanlığın İçinden'in, bu etkilenmenin zeminini hazırladığı bir gerçek.

Erkan Oğur, müzikte sadelik arayışının önemli temsilcilerinden biri. Olabildiğince sade bir müzik yapmak, saf müziğe ulaşmak istiyor. Yaptığı tüm albümlerde de bunu görüyoruz. Dürüst davranıyor dinleyiciye, onu boğmuyor. Gerekeni yapmaya çalışıyor ve susması gereken yerde de susuyor. Modal ve etnik bir müzik olan Türk halk müziğinin böyle sade icralarla insanları daha çok etkilediği de bir gerçek. Oğur'un, İsmail Hakkı Demircioğlu ile yaptığı Gülün Kokusu Vardı albümündeki sadeliği hatırlayalım: Sanki tüm albüm bir anda kaydedilmiş havası yok mu? Sanki İsmail Hakkı Demircioğlu almış divan sazını eline başlamış söylemeye; Erkan Oğur da sesi, perdesiz gitarı ve kopuzuyla eşlik ediyor ona. İşte müziğin en saf en sade hali... Elazığ'da büyüyen Erkan Oğur, Bir Ömürlük Misafir albümünde okulunun köy düğünleri, orasının havası, suyu olduğunu söylüyor. Böyle bir saflığa ulaşabilmek için, bu türküleri içinde duyabilmeli, onları sanki kendi yazmış gibi sindirebilmeli insan...

Doğu-Batı Kazası
Oğur'u diğer müzisyenlerden ayıran en önemli farksa hem türküleri ve Türk musıkisini hem de cazı sindirebilmiş olması. Sentez müzik adı altında yapılan zırvalıklardan ("zırvalık" kelimesini özellikle vurgulamak isterim.) farklı bir şekilde cazı da türküyü de, Türk müziğini de sindirmiş ve artık tüm bunları bir bütün olarak gören; işine geldiği için değil içinde bütünleştirebildiği için müziği kategorize etme gereği duymayan gerçek bir müzisyenin bakış açısıyla karşılaşıyorum onun albümlerinde. Bahsettiğim zırvalıklarda zeytinyağı-su gibi birbirine karışmayan iki sıvı misali ayrı ayrı duran ve asla bir araya gelemezmiş gibi duran bu müzikler, Erkan Oğur'un usta parmaklarında karışıyor, birbiri içinde dağılıyor, eriyor. Bu içselleştirme o denli ileri ki Oğur'da, söküveriyor perdelerini gitarının ve perdesiz klasik gitarı hediye ediyor enstrümanlar alemine. Resimdeki gitar, Erkan Oğur'un kendi el yapımı gitarlarından biri, adı da -yanlış bilmiyorsam- Doğu-Batı Kazası. Aynı gitar üzerinde Batının tempare müziğiyle Doğunun makamlarını birleştiriyor Erkan Oğur. Fark, bunun yama bir birleştirme olmaması. Erkan Oğur kes yapıştır yapmıyor; homojen bir karışım yaratıyor ve bu bütüne müzik diyor. Daha fazla kategorize etmenin de anlamı yok zaten...

5 Mayıs 2011 Perşembe

Michael Haneke: Gerçekçilik ve Rahatsızlık

Bugünkü yazıda biraz haddimi aşacağım sanırım. Film kültürüm oldukça zayıf olmasına rağmen bir yönetmenden bahsetmek istiyorum: Michael Haneke. Elbette Haneke'nin tekniğinden bahsetmek niyetinde değilim. Bu, sinemayı sadece ortalama bir seyirci olarak takip eden değil, teknik anlamda da donanımlı, sinema tarihini ve sinemanın dönüm noktalarını bilen bir gözün yapabileceği bir iş. Ben Haneke'nin beni çok etkileyen iki filminden bahsetmek istiyorum bu yazıda: Funny Games ve Caché. Şimdiden söyleyeyim, farkında olmadan "spoiler" verebilirim.

Michael Haneke ile Burcu sayesinde tanıştım. İzlediğim ilk filmi "duygusal buzlaşma" üçlemesinin birinci basamağı olan Der Siebente Kontinent'ti. Gündelik yaşamın boğucu monotonluğunun bireyler üzerindeki etkisini bir Alman ailesi üzerinden anlatıyordu. Yaşadıkları yabancılaşma, eşyalara karşı duydukları nefret giderek artan bir rahatsız edicilikle anlatılıyordu. Yine de benim Haneke sevgimi başlatan asıl film Funny Games oldu.

Funny Games'ten bir sahne.
Özetle iki gencin bir burjuva ailesine uyguladıkları sebepsiz şiddeti konu edinen film hala aralıklarla izlediğim, sahnelerini gözden geçirdiğim ve üzerine düşündüğüm filmlerden biri. Haneke'nin rahatsız etme saplantısının en yoğun olarak hissedildiği film Funny Games dersek sanırım abartmış olmayız. İnsanların şiddete ne denli meyilli olduklarını, hatta meyilli olmanın da ötesinde şiddet uygulama isteğinin içgüdüsel olarak insanın içinde bulunduğunu; şiddet isteğinin yalnızca ucuz Amerikan filmlerindeki gibi sebep-sonuç ilişkileriyle ("Çocukluğunda ........ olduğu için seri katil olmuştu.") açıklanamayacağını, günümüzün duygusal yaşantısının ve insanın içgüdülerinin şiddetin sebepsiz yere ortaya çıkmasına çok uygun olduğunu, filmdeki gerilim dozunu bilinçli bir şekilde adım adım arttırarak izleyiciye anlatmaya çalışan bir yönetmen vardı karşımda, büyülenmiştim. Filmde, güvenli sanılan burjuva yaşantısının aslında insanı bir kafese kapattığını, kişinin kendini kendi elleriyle yokoluşa götürdüğünü de vurguluyordu Haneke. Ailenin güvenli evi, Haneke'nin kamerasında, gittikçe sıkışan duvarlara dönüşmüştü. Michael Haneke bir anlamda, George Orwell'ın edebiyatta yaptığını sinemada yapıyor ve filmin sonunda "Böyle olacağını sandın, değil mi?" diyerek izleyiciyi müthiş bir rahatsızlık duygusuyla baş başa bırakarak filmini noktalıyordu.

Funny Games beni öylesine etkiledi ki öykülerimden bir tanesinde bu rahatsız ediciliğin olması için çabaladım. Elbette Haneke kadar başarılı olamadım. Hatta, Erke'nin de dediği gibi, gerçekçilik zeminine oturmaması nedeniyle Haneke'nin bakışından oldukça farklı bir yere gittim. Bunun yanısıra benim karakterimin şiddete meylinin bir nedeni olduğu da söylenebilirdi. Yine de çıkış noktam aynıydı: Gündelik yaşamın boğuculuğu ve insanın içindeki şiddet duygusu. Funny Games, benim çıkış noktalarımdan biriydi.

Caché'deyse şiddetin yanısıra, belki de içimizdeki en rahatsız edici duyguyu anlatıyordu yönetmen: Vicdan azabı. Yine bir burjuva ailesinden bahsediyordu ve bu sefer ailenin biricik çocuğu nefret, kıskançlık, kabullenememe duygularının birleşimiyle ailenin evlatlığını evden attırıyordu. Belki de bambaşka bir çizgiye sahip olabilecek bir hayatı yerle bir etmenin yarattığı vicdan azabını, "Ama çocuktum!" bahanesinin arkasına sığınarak bastırmaya çalışıyordu. Haneke bir kez daha, farklı bir şekilde gündelik yaşamda bastırmaya çalıştığımız nefret, kin, kıskançlık, şiddet uygulama isteği gibi duyguların aslında ne kadar içgüdüsel olduğunu gösteriyordu. Haneke bu filmde, kimin gönderdiği belli olmayan kasetler çerçevesinde anlatıyordu derdini.

Caché'nin unutulmaz sahnesi
Haneke'nin amacı, filmi izleyenin o koltukta rahatsız dakikalar geçirmesi, konu üzerine düşünmesi ve koltuktan kalktıktan sonra da bu rahatsızlık hissinin devam etmesiydi. Filmini bütünüyle bunun üzerine kurguluyordu. Özellikle bu iki filmde uzun süre değişmeyen kamera açılarıyla seyirciyi hem rahatsız ediyor, hem de onun düşünmesine, olayı kendi içerisinde tartmasına olanak sağlıyordu. İyilerin eninde sonunda kazandığı ve böylece insanların evlerine huzur içerisinde döndükleri filmlerin üstüne bir çizgi çekiyordu. Bir benzetme yapacak olursak "Tom, Jerry'i bu kez alt ediyordu."

Haneke, rahatsız seyirler diler...
Haneke, ciddi bir kesimin izlemekten kaçındığı bir yönetmen. Özellikle, diğer filmlerine göre daha popüler olan (1997'de çekilen film, yine Haneke tarafından, hemen hemen tüm sahnelere sadık kalınarak 2008'da bir daha çekildi. Bu kez başrolde hemen herkesin tanıdığı iki oyuncu vardı: Tim Roth ve Naomi Watts.) Funny Games ile ilgili "Onun nesini seviyorsun?" sorusunu soran kişi sayısı hiç de az değil. Sanırım Haneke, insanları rahatsız etmekte gerçekten başarılı; öyleki bu rahatsızlık filmle ilgili konuşurken dahi oluşuyor. İyilerin kazanmadığı, bir rahatlama hissi vermeyen bu filmlerin adı bile birçok kişinin dudaklarının sinirle gerilmesine neden oluyor. Yine de izleyince kafanızda binlerce soru işaretinin oluşacağı, üzerine tekrar tekrar düşünmek isteyeceğiniz filmleri seviyorsanız Michael Haneke'nin filmografisi sizi bekliyor.

3 Mayıs 2011 Salı

Pink Floyd sevdası...

Bilenler bilir, benim Pink Floyd sevgim hastalık düzeyindedir. "... bir yana diğerleri bir yana" cümlesinin boşluklarını dolduran grup Pink Floyd'dur benim için. Pink Floyd, Alperen'in deyimiyle "2+2=5" sinerjisinin belki de en güzel örneğini tüm dünyaya gösteren, hem sözel hem de müzikal anlamda derinliğe sahip bir müzikal kılavuzdur benim için. Müziğin hayatıma girmesi (2001 yazı) bir kırılma noktasıysa Pink Floyd'la tanışmam bu kırılmada bir dönüm noktasıdır. Pink Floyd benim müzik tutkumun başlangıcı, 27 Nisan 2003 ise bu miladın tarihidir.

Pink Floyd ile Ebru Çapa'nın bir haberi sayesinde tanıştım. 27 Nisan 2003 günü Hürriyet'in pazar ekinde "Ayın karanlık yüzü 30 yaşında" başlıklı tam sayfa bir haber yapmıştı. Yazıyı bitirdiğimde bu albümü muhakkak dinlemeliyim diye düşünüyordum. Sanıyorum o gün veya bir hafta sonra The Dark Side of The Moon'un kasetini aldım ve bütün bir yaz boyunca dinledim.

Kısa bir süre bir arada kalan 5'li Pink Floyd
Bir progressive rock grubunu ilk kez dinliyorsanız pek bir şey anlamaz; ancak tekrar tekrar o albümü dinlemek istersiniz. Albüm yavaş yavaş kendini açar ve hücrelerinize sinmeye başlar. Bu emeği göstermeyen bir kişinin sadık bir progressive rock dinleyicisi olması zordur. Dinleyiciden yoğun konsantrasyon bekleyen bu müzik görece daha düşük çaplı bir dinleyici kitlesine hitap etmiştir. The Dark Side of The Moon da bende bu etkiyi yaratmıştı. Sürekli albümü dinliyordum; ancak bir türlü albümün içine giremiyordum. Yine de bu albümü tekrar tekrar dinlemek isteği içimden gitmiyordu. 2003 yazında kasetin bantının sarmasıyla (90'lı yılları yaşayanlar bunu çokça deneyimlemişlerdir.) Pink Floyd'la olan ilişkim kısa bir süreliğine koptu.


Aynı yılın eylül ya da ekim ayında The Wall ile tekrar hayatıma girdi Pink Floyd. Her ne kadar The Dark Side of The Moon'la tanışmış olsak da The Wall ile ısındık birbirimize. Sonrasında bütün bir yılı Pink Floyd'un efsane 4 albümünü (The Dark Side of The Moon, Wish You Were Here, Animals, The Wall) ve birkaç Jethro Tull albümünü dinleyerek geçirdim dersem sanırım abartmış olmam. Bugün dinlediğim pekçok grupla da (YES, Deep Purple, Led Zeppelin, Dream Theater, ELOY, King Crimson, Genesis, Dire Straits, Rainbow, Queen, The Alan Parsons Project...) beni tanıştıran grup Pink Floyd'dur.

Son kez bir aradalar
Ben Pink Floyd'u grup üyelerinden bağımsız bir varlık olarak düşündüm hep. "Pink Floyd= David Gilmour + Roger Waters + Rick Wright + Nick Mason + Syd Barrett" değildir. Onlardan oluşan; ama onların toplam enerjilerinden daha fazla bir enerjiye, anlama sahip bir organizmadır Pink Floyd. Bunu Pink Floyd dışında başaran başka gruplar da vardır elbet; ancak Pink Floyd sadece müziğiyle değil, anlatmak istedikleriyle de başka bir yerdedir. Bugün hala albümlerde anlatmak istedikleriyle dinleyenlerine güç, müzisyenlere ilham vermektedir. Bir frontman üzerine kurulu olmayan belki de tek rock grubudur. Teknik olarak oldukça düşük elemanları (Ne üst düzey bir gitarist vardır ne basçı ne baterist ne de klavyeci. Vokal olarak dönemin rock gruplarıyla -Queen, YES, Deep Purple, Led Zeppelin- kıyaslanamayacak kadar kısıtlı ses aralığına sahiptirler) olmasına rağmen dünya çapında ses getirebilmiş birkaç gruptan biridir. Pink Floyd'un varlığı adete müziğin kolektif bir iş olduğunun kanıtıdır. Önemli olan bireylerin değil, bireylerin arasındaki uyumun çok iyi olmasıdır ve bu, teknikten tamamen bağımsızdır.  Bir benzetme yaparsak, Pink Floyd bir kimyasal bileşiktir: 4 element (Syd'siz dönemden bahsediyorum) bir araya gelmiş ve kendi yapılarından bambaşka bir yapı ortaya koymuşlardır. Bu yapı içerisinde Roger Waters'ın sesi görece gür çıkmaktadır; ancak yine de Floyd, frontman kavramını hemen hemen hiç göremediğimiz ender gruplardandır. Waters gruptan ayrıldıktan sonra başka albümler yapmışlar; ancak diğer elemanları birer Pink Floyd öğesi olarak görmemişlerdir. Onlar konuk müzisyenler gibidir. (Yine de benim düşünceme, bunların Pink Floyd albümü olarak adlandırılması ve değerlendirilmesi yanlıştır. Evet, tad olarak çok benzer olabilirler; ama Pink Floyd'un tüm öğeleri yoktur bu albümlerde. Waters'ın da Pink Floyd'un kimliğini kendi üzerine -ki The Final Cut bunun bir göstergesidir- alma çabası aynı oranda yanlıştır. "İyi albüm" başka "Pink Floyd albümü" başkadır.)

The Wall
Bunlar Pink Floyd'la ilgili genel geçer söyleyebileceğimiz şeyler. Tüm bunların yanısıra, bunları bana fark ettirmesiyle, bana yepyeni müzikal dostluklar kazandırmasıyla, buhranlarla dolu ergenlik günlerimde bıkmadan bana destek olmasıyla, bakış açımı tamamen değiştirmesiyle de yeri çok ayrıdır Pink Floyd'un.

Belki de bu nedenle Pink Floyd, bir müzik grubundan öte bir aşktır bende.