6 Haziran 2021 Pazar

Don Quijote'nin Seyir Defteri: Hesap Lütfen! (Veya Vedat Milor'un Bir Entelektüel Olarak Portresi)

Geçtiğimiz hafta Vedat Milor'un çıkan nehir söyleşisi "Hesap Lütfen!"i okudum. Bu kitabın benim için şöyle güzel bir yanı var: Milor 05 Eylül 2019'da "Sizce Türkiye'nin en saygı duyulur yayınevleri hangileri?" sorusuna kendimce verdiğim yanıtta "İş Kültür nehir söyleşi serisini devam ettirse de sizin de bu kapsamda bir kitabınız olsa, keşke!" demiştim.  Aradan neredeyse 1,5 yıl geçti ve beklediğim nehir söyleşi; İş Bankası Yayınları'ndan olmasa da Kronik Kitap'tan çıktı.

Vedat Milor'u ilk andan itibaren bir entelektüel olarak çok önemsedim; farklı alanlardan beslenen; gastronomiyi sosyolojik bir bakış açısı ile irdeleyen derinlikli yorumlarını büyük bir merakla takip ettim. Hatırlıyorum, Milor'un "CV'si", NTV'de "Tadı Damağımda"yı yapmaya başladığında, kendisine para ve/veya statü kazandıracak şeyler haricinde hiçbir şeye odaklanmayan; hiçbir konuda derinlik kazanmaya çalışmayan monolitik bir güruh tarafından fevkalade dikkat çekici bulunmuştu. Bizde maalesef böyledir; bir şey hayatta somut bir işe yaramıyorsa; hadi adını da koyalım, iş hayatında bizi yükseltmiyorsa veya cebimize mebzul miktarda para koymuyorsa behemehal boş iş yaftasını yer! Kimse kusura bakmasın; Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinin üst basamaklarında yer alan nice insanın durumunun da farklı olduğunu düşünmüyorum.

Birkaç sene önce sosyo-ekonomik açıdan üst basamaklarda yer alan bir çiftle oynadığımız basit bir genel kültür oyununda "Ben Sana Mecburum Bilemezsin... dizelerinin sahibi ünlü şairimiz kimdir?" sorusu karşısında, ikisinin de ışık görmüş tavşan gibi kaldığını hatırlıyorum. Yaşadığımız pek çok problemin maddi kaygılardan değil kültürümüzden kaynaklandığını o gün çok sarih görmüştüm: Evet, çiftin yabancı dilleri müthişti, parlak bir kariyer onları bekliyordu; yurt dışında gezmedikleri yer kalmamıştı, yurt dışı yüksek lisansları ile şanlı eğitim hayatları taçlandırılmıştı. Ne var ki, ileride toplumun sosyo-ekonomik açıdan üst basamaklarında yer alacak bu çift, artık handiyse slogan kıvamına gelmiş bu dizelerin sahibi sorulduğunda boş gözlerle bakıyorlardı.

Bu anı ne zaman zihnime düşse, müthiş bir öfkeye kapılıyorum. Sebebi üzerine çok düşündüm, kendimce pek çok yanıt buldum; ancak en yalın cevap, sanırım yukarıda verdiğim: Bizim insanımız, kendisine somut olarak fayda sağlamayan bir şeyle ilgilenmiyor, ilgilenme gereği duymuyor. İlber Ortaylı'nın müthiş bir entelektüel tanımı vardır: Entelektüel, üzerine vazife olmayan işlerde derinleşen insandır. Hafızalarının derinliklerinden Attila İlhan adını çıkartmayı beceremeyen bu çifti düşündüğüm zaman, onların galibiyetlerle dolu geçmişlerinin aslında sadece para odaklı bir yaklaşımın sonucu olduğunu, üzerine vazife olmayan konularla ilgili bir sorumluluk almadıklarını; dahası, böyle bir algılarının dahi olmadığını öfkeyle fark ediyorum. Kimse kusura bakmasın; biz kültüre değil, statüye yatırım yapıyoruz: İngilizce "iş hayatında öne çıkmak" için öğreniliyor; "yeter seviyeye" gelen kimse Charles Dickens'ı, Virginia Woolf'u, John Fowles'u, George Orwell'ı (liste uzar gider) asıllarından okumak gibi bir algıya sahip değil. Yurt dışı gezileri/ öğrenimleri farklı kültürlerle konuşmak veya entelektüel meraklar ile değil; bir hava atma gayesiyle yapılıyor. Bir şekilde yurt dışına yerleşenlerin veya sıklıkla yurt dışına gidebilenlerin tavırlarına behemehal bir görgüsüzlük yerleşiyor. Tüm bunların yarattığı tatminsizlik, kişiler farkına bile varmadan dillerine de yansıyor. "Attila İlhan özürlü" çiftin "Para yetmiyor." dedikleri sene içerisinde kerelerce yurt dışına tatile gittiklerini hatırlarım. Parası olana da para yetmiyor; çünkü neye para harcanarak tatmin sağlanacağı bilinmiyor; zira rafine bir hayat yaşamayı mümkün kılacak entelektüel donanım, maalesef parayla satın alınamıyor.

Kitabı büyük bir keyifle; "Keşke Vedat Milor arkadaşım olsaydı!" çocukluğu ile okudum. Yaşamaktan keyif alan; hayatını rafine zevkleriyle zenginleştiren ve derinleştiren bu adamla ne çok şey paylaşabilirdik diye aklımdan geçirdim. Ortaylı'nın dediği gibi, üzerine vazife olmayan işlerle ciddiyetle ilgilenen; tutkuyla bağlı olduğu konularda derinleşmek için kendine yatırım yapmaktan imtina etmeyen bir adamın konuşmaları arasında dolanıyor; kitabı okudukça, bu rafine zevklerin nasıl yıllara yayılarak, referans noktaları oluşturarak, defalarca üzerine düşünülerek edinildiğini görüyorsunuz. Nurhak Kaya, nefis sorularla Milor'un düşüncelerini açmış ve gastronomi dışındaki alanlarda onu daha iyi tanımamıza fırsat tanımış. Milor, kitap boyunca, çilesini çektiğimiz pek çok sorunun kaynağında kişilerin kültüre yatırım yapmamalarının olduğunu farklı şekillerde anlatıyor: "Ülkemiz damak zevkinin arzulanan düzeye ulaşmadığı bir ülke. Gelir ile damak zevki arasında bir ilişki yok. Damak zevki olan insanların genellikle zevksizler kadar rahat yaşayabilecekleri ekonomik imkânları yok. Zevk sahibi insanlar görgüsüzlere kıyasla kendilerini dışarı çıkıp gösteremiyorlar; çünkü aslında böyle dertleri de olmuyor. (...) Çünkü ülkemiz çoğu zaman emek vermeden, uzmanlaşmadan, kök salmadan, dönemsel olarak zenginleşenlerin ülkesi." Bahsettiğim çiftten yola çıkarak, ben de benzer düşünceleri paylaştığımı söyleyebilirim. Bu yalnızca gastronomi alanında değil, maalesef her alanda böyle; zira, belirttiğim üzere, bizde kültüre değil statüye yatırım yapılıyor. Para, parası olanlar için bile çoğu kez bir araç haline gelemiyor; zira kişiler, o araçla ne yapacaklarını bilemiyorlar.

"Hesap Lütfen!", rafineleşmek ve üzerine vazife olmayan işlerde derinleşmek isteyenleri cesaretlendirecek güzel bir başlangıç noktası. Dilerim Vedat Milor, farklı alanlardaki derinliğini (bilhassa sinema) paylaştığı başkaca kitaplarla da karşımıza çıkmaya devam eder.

23 Mayıs 2021 Pazar

Rastgele Kadraj: "Nasipse Adayız" Üzerine Bir Sohbet (Ercan Kesal'ın katılımıyla)

Rastgele Kadraj'ın odağında, Ercan Kesal'ın yönetmen koltuğuna oturduğu ilk filmi "Nasipse Adayız" var. Ercan Kesal'ın da katıldığı sohbetin tamamını okumak için lütfen tıklayın.

2 Mayıs 2021 Pazar

Rastgele Kadraj: "9" Üzerine Bir Sohbet (Ümit Ünal'ın katılımıyla)

Rastgele Kadraj serisi Ümit Ünal'dan "9" ile devam ediyor. Sevgili Gizem'le sohbetimize bu kez filmin yönetmeni Ümit Ünal da konuk oluyor. Okumak için lütfen tıklayın.

4 Nisan 2021 Pazar

Don Quijote'nin Seyir Defteri: The Father

Bugün, sevgili Gizem sayesinde iki harika film izledim. Bir tanesini, Parşömen Fanzin'de başlattığımız Rastgele Kadraj sohbetlerine konu etmeyi planladığımız için adına şimdilik yer vermiyorum; diğeri Anthony Hopkins'in başrolünde oynadığı ve bir demans hastasını canlandırdığı The Father.

Filmi hayranlıkla izledim. Yönetmen koltuğunda Florian Zeller oturuyor. Doğrusu adını daha önce duymamıştım. IMDB'den araştırdığım kadarıyla bugüne kadar 8 filmin senaryosunda imzası var. The Father, Zeller'in sinemadaki ilk yönetmenliği; hakkını verdiğini de söylemek lâzım. Peki hakkını vermek ile neyi kastediyorum?

Öncelikle şunu belirteyim: Herkesin bir kumaşı vardır. Ben de, ne üzerine yazarsam yazayım bir edebiyatçının bakış açısıyla yaklaşıyorum metnimin konusuna. Dolayısıyla sinema üzerine konuşurken bile bir sinemacı gibi değil, edebiyatçı gibi konuştuğumu belirtmekte fayda var. Yaptığım değerlendirmeleri de bu şekilde değerlendirmek gerekiyor; dolayısıyla az sonra söyleyeceklerim yönetmenliğin değil de senaristliğin hakkını verdiği şeklinde de yorumlanabilir.

Gerek anneannem, gerekse baba tarafından dedem demans hastasıydı. Özellikle dedemin kafasının içinde nasıl bir dünya olduğunu hep merak etmişimdir; yıllarca yalnız yaşamanın paranoya ve demans ile birleştiğinde nasıl sonuçlar doğurduğuna yakından şahit oldum; ancak çoğu zaman, onun ağzından çıkan şeyleri ya mütebessim karşıladım ya da aynı şeyleri kerelerce dinlemenin öfkesini hissettim. Filmin ustalığının da burada yattığını düşünüyorum; zira bu kez, bir demans hastasının hayatına şahitlik etmiyoruz; aksine, bizzat onun zihninin kıvrımları içerisinde dolanıyoruz. Gerçek ile hayalin birbirine dolaştığı; neyin hakikat neyin düş olduğunun anlaşılamadığı bir dünyaya bizzat tanıklık ediyoruz. Bu dünya, bizi o denli içine alıyor ki; Anthony'nin yaşadıklarını bizzat deneyimliyoruz: Sahi, hangisi gerçek? Fransa'ya gidişi gerçek mi? Peki ya o tokatlar? Atıldı mı sahiden; yoksa tamamen bir düş müydü? Bu açıdan film, oldukça ilginç bir deneyim sunuyor seyircisine: Her zaman dışarıdan tanık olduğumuz bir hastalığı, güvenli koltuklarımızda bizzat yaşadığımızı hissediyoruz. İlk defa bir demans hastasının neler yaşadığını gördüm ve onun tekinsiz dünyasının insanı nasıl paramparça ettiğini deneyimledim. Öte yandan, bir demans hastasının yakını olmayı bizzat bildiğim için filmi izleyen pek çoklarınca kalpsizlikle suçlanabilecek Anne'ın neler hissettiğini de anlıyorum; en azından anladığımı zannediyorum.

Beni esas etkileyen de buydu sanırım: İyi filmler, bizi güvenli koltuklarımızdan mutlu mesut kaldırmazlar. Bitirdiğimizde tüy gibi hafiflemiş hissetmeyiz; bilakis, bizi yorar, belki canımızı sıkar; çelişkiye düşürürler. Kimisi bunu seyircisini zorlayan bir estetik dili tercih ederek yapar; kimi ise The Father'da olduğu gibi, insanın boğazında yumru bırakan akıcı bir hikâye ile...

3 Nisan 2021 Cumartesi

20 Mart 2021 Cumartesi

Rastgele Kadraj: Uzak Üzerine Uzun Bir Sohbet

Sevgili Öykü Gizem Gökgül ile birlikte Nuri Bilge Ceylan'ın "Uzak"ı üzerine uzunca bir sohbet ettik. "Rastgele Kadraj" adını verdiğimiz serinin ilk sohbeti Parşömen Fanzin'de. Ulaşmak için lütfen tıklayın.

21 Şubat 2021 Pazar

Don Quijote'nin Seyir Defteri: Only Lovers Left Alive

Jim Jarmusch izlemeye devam. Paterson'dan hemen sonra Coffees And Cigarettes'ı izlemiştim aslında; ancak bende herhangi bir iz bırakmadığı için hakkında bir şeyler yazmak gelmedi içimden. Bugün Only Lovers Left Alive'ı izledim. Bu film, aslında ilk izlediğim Jarmusch filmi olabilirdi. 2013'te, İstanbul'a taşındığım seneki Filmekimi'nde gösterilen filmlerden biriydi diye hatırlıyorum. Vampir filmi, olarak damgaladığım için içimden izlemek gelmemişti doğrusu. Neden bilmiyorum, küçüklüğümden beri bilimkurgu ve fantastik türünde değerlendirilen filmlere ve kitaplara karşı bir önyargım oldu; doğrusu, bugün de devam ediyor.

Jarmusch yine keyifli zaman geçirtti bana: Yüzyıllardır yaşayan iki vampirin sade hikâyesi. En yalın tanımıyla, yüzyıllardır müzik yapan bir erkek vampir ile onun karısını izliyoruz kadrajda. Jarmusch'un evreninin farkı şu: O vampirler tam da şimdi, burada; gerçek mekanlarda yaşıyorlar. Beri yandan onların geçmişlerini dinledikçe Newton, Shakespeare, Chet Atkins, Galileo gibi bir sürü ünlü "zombiyi" de anıyoruz. Başka bir deyişle onun evreninde insanlar da artık birer zombi. Tuhaf ve komik bir gerçeklik kuruyor Jarmusch ve bu gerçeklik üzerinden sade bir hikâye anlatıyor. Benim asıl ilgimi çeken kısmı bu: İzlediğim üç filminde de Jarmusch "pek de bir şey anlatmıyor" aslında; ama yine de bir şekilde izlettiriyor derdini.

Nuri Bilge Ceylan bir röportajında şöyle diyordu: Kötü gözüken mekânlardan güzel görüntüler çıkartma fikri beni daha çok heyecanlandırır. Jarmusch'un filmlerinde sanırım bunu buldum ben biraz da: Hiçbir şey anlatmıyor gibi görünen; fakat akıp giden, tatlı filmler. Bu tarifi kolay; ama yapması oldukça zor bir tarif. Denilir ki, Osmanlı döneminde saraya aşçı seçileceği zaman soğanlı yumurtayı en iyi yapan alınırmış. Jarmusch, basit yemekleri ağızda bir tat bırakacak şekilde yapmayı başaran, biraz enteresan; fakat, Sezar'ın hakkı Sezar'a, usta bir aşçı.

11 Şubat 2021 Perşembe

Küçük Bir Riyakârlık

Çizim: Ezgi Bilgin
"Elif arabanın buğusuna resim çizmeye devam ediyor; çocuk arkadaki arabaya yollanırken, minik parmakların çizdiği resimle aralanmış buğudan Elif'le çocuk bir an göz göze geliyorlar. Elif gözlerini kaçırıyor, çocuk sonraki arabaya doğru yollanıyor."

Öykünün tamamına ulaşmak için lütfen tıklayın.



6 Şubat 2021 Cumartesi

Bir Kelimelik Sevginin Evrak-ı Metrukesi

Resim: Ezgi Bilgin

Geyik. Son 6 aydır ağzından duyduğum yegâne sözcük bu. Hastalığın aşındırdığı hafızasından kalan son tortu. İlk duyduğumda
"Hadi bakalım, bu sefer de buna taktı!" diye geçirmiştim içimden. Öyle ya, yıllara yayılan unutkanlığı sırasında farklı kelimeler, değişik uzunluktaki döngülerle hayatımıza girip çıkmıştı. Önce biteviye aynı rotaları takip eden konuşmalara demiş atmıştık. "Gel bir doktora gidelim, hayra alamet değil bu kadar unutkanlık." Elbette istememiş, "Bir şey yok, sen abartıyorsun; herkes dönem dönem bir şeyleri unutur." diyerek geçirmişti.

Öykünün tamamına ulaşmak için lütfen tıklayınız.