23 Mart 2012 Cuma

Batına geçildi. Batın açıldı.

Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes Film Festivali'nden ikincilik ödülüyle dönen son filmi "Bir Zamanlar Anadolu'da" ile ilgili bu yazıyı aslında çok önce yazmalıydım; ama içimden bir ses beklememi, filmle aramda bir mesafe oluşması için sabretmemi söyledi bana. O sese uydum ve uydukça da geciktirdim bu yazıyı. Nihayet bugün bu çok geç kalmış yazıyı yazmak için blogu açtım. 3 aylık bir aradan sonra bir şeyler karalamış olalım böylece duvara... Merhaba, yeniden!
Ceylan'ın magnumu olarak adlandırılabilecek bu derin filmi sinemada izleme olanağı bulan şanslı kişilerdenim. Şanslıyım; çünkü filmin derinliği sadece Dostoyevski'nin romanesk derinliğine sahip olmasından ileri gelmiyor. Nuri Bilge Ceylan, son filmiyle bizi gece mavisine bulanmış bir görsel şölene davet ediyor. Elbette bu keyfe DVD'yi izlerken varmak da mümkün; ancak iyi bir ses sistemine ve perdeye sahip bir sinemada izlenirken alınan keyif bambaşka! Filmin oyuncularından Yılmaz Erdoğan'ın tanımlamasıyla "Anadolu'nun hiçbir yerindeki bir avuç hiç kimsenin hikayesi" olan "Bir Zamanlar Anadolu'da"yı sinemada izlerken, Nuri Bilge Ceylan'ın karamsar fotoğrafçılığının bir ürünü olan sahneler dört bir yanınızı sarıyor adeta.
"Bir Zamanlar Anadolu'da"nın görsel yönüyle ilgili düşüncelerimi içeren bu paragraftan sonrası, Hıncal Uluç'un 27 Eylül 2011 tarihli "2,5 saatlik estetik sıkıntı!" başlıklı yazısındaki düşüncelerle tam bir tezat oluşturuyor. Uluç'un yazısıyla benim yazımın tek ortak noktası, filmin görselliğine her ikimizin de şapka çıkarıyor oluşu. Bundan sonra yollarımız ayrılıyor; çünkü ben Le Monde'un yorumuna katılıyorum: Bir Zamanlar Anadolu'da, Dostoyevski'nin romanesk derinliğine sahip bir film.
"Bir Zamanlar Anadolu'da", olayların neden-sonuç ilişkileriyle birbirine bağlandığı, bir girişi-gelişmesi ve sonucu olan, sonunda izleyiciye bir çözüm sunarak onların rahat bir şekilde eve dönmesini sağlayan, sıkıştığında müziğe başvuran popüler sinema dilinden incelikli bir şekilde uzak duruyor. Uluç'un "Filmin hikayesini 20 dakikada anlatmak mümkün!" yorumuna inat ben filmin uzun olmasının, merkezine aldığı konunun doğal bir sonucu olduğunu düşünüyorum. "Paraya ihtiyacı olan bir adam, parası olan; ama -o adama göre- yaşamayı hak etmeyen tefeci bir kadını  ve kadının kardeşini öldürür . Sonra bu eylemin yarattığı vicdan azabı altında ezilir, suçunu itiraf ederek teslim olur ve Sibirya'ya sürgüne gönderilir." Alın size Dostoyevski'nin estetik sıkıntısı "Suç ve Ceza"! İki cümle ve üç bağlaçla özetlenebilecek bir konuyu neden 600 küsur sayfa boyunca anlatır Dostoyevski? 4-5 sayfalık küçük bir hikaye olarak anlatılacak bir olayı ne diye uzattıkça uzatır ve bir sıkıntıya dönüştürür?
Madem romanesk bir derinliğe sahip yorumunda bulunduk, gelin bu filmi bir romanı inceler gibi inceleyelim. Bunu yaparken de Orhan Pamuk'un son kitabı Saf ve Düşünceli Romancı'daki bir kavramdan yararlanalım: Merkez. Bu kavramı yukarıda da kullandım aslında: Merkezine aldığı konunun doğal bir sonucu. Peki nedir merkez? Bir romanın/filmin merkezi ne demektir? Kavramı ortaya atan kişinin verdiği örneği anlamak en güvenilir yol olsa gerek:
Diyelim ki ben anılarımı yazdım ve bunu bir yayımcıya teslim ettim. Yayımcı bunu aldı ve "Deniz'in Anıları" başlığıyla; ancak kitabın kapağına tür olarak "Otobiyografi" yerine "Roman" yazarak yayımladı. Böyle bir durumda bizim o kitabı okuma biçimimiz değişir.  Kitap "Otobiyografi" türünün bir ürünü olarak yayımlanmış olsaydı "Bir adamın anılarını yazmış." diyerek okuyacağımız kitabı bu sefer farklı bir gözle okumaya başlarız. "Acaba 'O gün üzerimde mavi bir kazak vardı.' derken ne demek istedi, neden özellikle kazağın rengini söylüyor? Falanca karakteri romana neden dahil etti? Her sabah kahve içtiğini neden özellikle belirtti?" Bu soruların özet olarak sorduğu şudur: Bu adam aslında ne anlatmak istiyor? İşte bu sorunun yanıtı bize merkezi verir.
Peki "Bir Zamanlar Anadolu'da"nın merkezi nedir? Bir avuç hiç kimsenin bir gece boyunca yaşadıklarını estetik bir sıkıntıya dönüştürerek bize anlatan bu film aslında ne anlatmak ister? Nuri Bilge Ceylan, benim düşünceme göre, magnumu olarak anılacak filminin merkezine insanın kirlenmişliğini ve insanlar arasındaki hiyerarşik ilişkinin gerilimini koyar. Dostoyevski'nin romanesk derinliğine sahip bu filmin insanları bir şekilde kirlenmişler, günahlanmışlardır. Kendilerine itiraf edemeseler de, üstünü örtmeye çalışsalar da bunun böyle olduğunu içten içe bilirler; ama bununla yüzleşmekten korkarlar. Aynaya bakmak korkutucudur; çünkü orada bu çirkinlikleriyle, kirlilikleriyle başbaşa kalacaklardır; bakmazlar. Bakmazlar bakmamasına da bu kirlenmişlikten, günahkarlıktan onlar da rahatsızdırlar. Bu rahatsızlığın zehri dışarı akar ve ilişkilerine bulaşır. Hiyerarşik ilişkinin gerilimi burada ortaya çıkar: Herkes çatabildiğine çatar, çatamadığının arkasından konuşur! Filmin karakterleri kendi günahlarını, kirlenmişliklerini gizlemek için durmaksızın karşısındakinin açığını ararlar. Uluç'un "Sanıyorsunuz bir şey çıkacak." dediği sahnelerin her biri filmin merkezine çıkar aslında. Komiser Naci, hasta çocuğu nedeniyle evde duramaz; ama vicdanı evde beklemektedir. Savcıya kızar, arkasından konuşur, dalga geçer onunla; katil zanlısını döver. Arap Ali, torpille şöför olan adama kızar, adamla her fırsatta tartışır. Savcı, anlattığı hikayeyi deşerek onu aynaya dönmeye zorlayan doktora kızar, Komiser Naci'ye çatar! Muhtar kendi çıkarının peşindedir; cinayet soruşturması yürütürken yorularak evine gelen misafilerine iki arada bir derede açıverir köyün morg problemini! "Bir yere çıkmayan" o sahnelerin hepsi bizi filmin merkezine götüren bir yoldur. Ceylan'ın karakterleri "kirlenmişlerdir"; ama bununla yüzleşmek istemezler. Biri hariç...
Film boyunca aynaya bakma cesareti gösterebilen tek kişi doktordur. Hayata nihilist bir pencereden bakan doktor, gece boyunca seyircinin tarafında yer alan tek karakterdir. Tartışmalardan uzaktadır. Sadece işine bakan biridir demek de doğru değildir onun için; çünkü işinden de bezmiştir bir yerde. Hayatı izler doktor, onun içine girmek istememektedir. Tüm karakterler bir başkasına çatarak, başka bir hayat olsaydı, başka bir yerde olsalardı, başka bir konumda olsalardı mutlu olacaklarını düşünürken doktor Komiser Naci'ye verdiği bir yanıtta böyle bir umut taşımadığını yüzümüze vurur:

-Valla ben senin durumunda olsam hiç arkama bakmam, toplarım pılıyı pırtıyı çeker giderim anasını satayım!
-Nereye?

Gidecek bir yer yoktur aslında; sorun "başka..."da değil, aynadaki akistedir. Diğerlerinin yüzleşmekten kaçtığı bu sorunla bir tek doktor hesaplaşmıştır. İşin kötü yanı, konuştuğu insanları da aynaya dönmeye zorlamaktadır. Bunu en yoğun olarak savcıyla olan diyaloğunda görürüz. Doktor, bütün bir film boyunca savcıyı adım adım aynaya bakmaya götürür. İnatla direnir savcı; yüzü aynaya dönükken dahi gözlerini kapatarak gerçeği görmekten kaçınır; ama sonunda öyle bir noktaya gelir ki acısını saklamak için sahte bir sırıtışı suratına yapıştırarak aynaya bakar; kendini, günahlarını, kirlenmişliğini görür.
Yine de Ceylan'ın derdi "Gerçek budur, doğru budur; bununla yüzleşin!" demek değildir; çünkü öyle bir an gelir ki doktor da gerçeği görmezden gelir, batına geçer, batını açar ve devam eder. Gerçi, diğerlerinden farklı olarak ,görmezden geldiği kendi gerçeği değildir (onunla çoktan yüzleşmiştir); ama yine de yeri gelir, o da gözünü kapamayı tercih eder. Filmin sonunda maktulun oğlu ve annesi uzaklaşırken, film boyunca bizi gerçeklerle yüzleşmeye çağıran; ancak en sonunda kendisi de gerçeği görmezden gelen doktorun penceresinden bakar ve kendimize sorarız: Suç nedir? Günah, kirlenmişlik nedir? Doğru olan nedir?
Dostoyevski'nin romanda yaptığını sinemada başaran Nuri Bilge Ceylan'ın "Bir Zamanlar Anadolu'da"sı, merkezine koyduğu sorun nedeniyle 20 dakikada özetlenebilecek bir film değil bence. İnsanın zaaflarını adım adım, acele etmeden ortaya koyan bir romanesk görsel şölen! "Atılsa da olur, bir şey kaybetmez!" denilen sahnelerin atılması ise filmin merkezine giden yolların kesilmesi, bir diğer deyişle filmin ölmesi demektir. Ceylan'ın romanesk görsel şölenine "Aman canım, bir adam ölmüş haldır haldır onun cesedini arıyorlar." demek, Dostoyevski'nin "Suç ve Ceza"sını yukarıdaki gibi özetlemekten farksızdır.