11 Ekim 2011 Salı

Uzak: Yabancının Rahatsızlığı

"Haddim olmayarak..." diye başlayan diğer film yazılarıma inat yine bir filmle ilgili yazıyorum. Hem de yazının konusu olan filmin sahibi, son filmi Bir Zamanlar Anadolu'da ile sadece sinemaseverler değil edebiyat tutkunları tarafından da çokça övgüye -istisnalar kaideyi bozmaz- boğulan; gerçek anlamda dünya çapında bir yönetmen: Nuri Bilge Ceylan. Stresimi arttıran bir diğer unsursa bu filmin Avrupa'nın en önemli film festivallerinden biri olan Cannes'da hem Jüri Büyük Ödülü'ne layık görülmesi, hem de başrol oyuncularının En İyi Aktör ödülünü paylaşması. Uzatmayalım; yazımızın konusu, Nuri Bilge Ceylan'ın taşra üçlemesinin son filmi olan ve Ceylan'ı dünya çapında tanınan bir yönetmen konumuna getiren Uzak.

Nuri Bilge Ceylan'ın Mayıs Sıkıntısı ve Koza haricindeki tüm filmlerini izledim. Kesinlikle bir şaheser olan son filmi Bir Zamanlar Anadolu'da yı hariç tutarsak en çok etkilendiğim filmleri İklimler ve Uzak oldu. 2008 yılında izlediğim Üç Maymun, Nuri Bilge Ceylan ile ilk randevumdu ve itiraf ediyorum, ortalamanın altında bir sinema izleyicisinin vereceği tepkiyi vererek filme sövüp saymıştım (Yine de yakın zamanda tekrar izlediğim bu film, Ceylan'ın filmleri arasında Kasaba'dan sonra bana en uzak gelenidir)! Geçen 3 yılın ardından bu yaz başında Zeynep'le İklimler'in başına oturduğumda bir tedirginlik ve belki bir önyargı vardı; ancak kendini seyirciye yavaş yavaş açan film bittiğinde çok etkilenmiş ve Ceylan'ın diğer filmlerini ard arda izlemiştim. İklimler'in hemen ardından izlediğim Uzak, Nuri Bilge Ceylan'la 3. randevum oldu.

Açılış sekansında, karla kaplı bir arazide -kasabanın çıkışı olsa gerek- bir adamın bata çıka yürüdüğünü görürüz. Zorlanarak yolu tamamlayıp kameraya döndüğünde bu adamın Kasaba'da "Buralardan gitmem lazım; ben bu kasabaya sığmıyorum!" diyen ailenin asi çocuğu olduğunu anlarız. Aslında bu iki filmi birbirine bağlı okumak gibi bir zorunluluğumuz yok; ancak bu anlamda bir devam hikayesi olarak da düşünülebilir Uzak. Adamın bir minibüse bindiğimi görmemizle bu sekans son bulur. Kimdir bu adam?

Filmin künyesi gözümüzün önünden geçtikten sonra bir başka adamla tanıştırır bizi Nuri Bilge Ceylan. Arka planda bir kadın soyunmaktadır; adamın yüzü sıkıntılıdır. Sevişme başlangıcında bir çift görürüz; ancak bunun, içinde duygu barındırmayan bir seks oyunu olduğu düşüncesi de kafamızda yer eder. Kadının apartmandan sert ve hızlı adımlarla çıkışı bu düşünceyi güçlendirir. Bu sahneden sonra tekrar adama döneriz. Yatağa bulaşmış bir şeyi -ki tahmin etmemiz çok zor değildir- siler, mutfağa gider; bir şeylere bakar. İlk başta anlamayız; ama film açıldıkça mutfakta bir fare olduğunu, kapının kirişine de bu nedenle bir tuzak kurulduğunu anlarız. Tam o anda telefon çalar, koşarak gelir; ancak telesekreter ondan önce davranmıştır. Adamın adının Mahmut olduğunu annesinin telesekretere bıraktığı mesajdan anlarız. Baştaki seks sahnesinden sonra Mahmut kişiliğiyle ilgili ikinci soruyu sorarız: Neden telefonu açmıyor, annesiyle konuşmak istemiyor? Derken sabah olur, Mahmut bölük pörçük bir kahvaltı eder ve akabinde evinin bir odasında seramik fotoğrafları çeker. Yönetmen hepi topu 4 sahneyle Mahmut'u bize anlatmıştır bile: Dağınık bir yaşam süren, sorunlu, içinde bir boşluk olan, yalnız bir fotoğrafçı. Peki karda batıp çıkan adama nolmuştur?

Sorumuzun yanıtını kısa sürede alırız: Karda batıp çıkan adamı Mahmut'un sokağında görürüz. Onun apartmanının kapısının önünde dolanır. Kapıcıyla yaptığı kısa sohbetten Mahmut'u aradığını, memleketten akrabası olduğunu anlarız. Adam oralarda dolanır, güneş gözlüğünü takıp bir sigara yakarak sokaktaki bir kıza caka satar kendince. Mahmut, akşam eve döndüğünde memleketten akrabası olan ve bizim yazının başından beri Saramagovari bir şekilde karda batıp çıkarak yürüyen adam olarak tanımladığımız adamı apartmanın girişindeki kapıcının masasında uyuklarken bulur ve evine çıkarır. Bunu yapmakla da kalmaz, adamın adını söyleyerek bizi o uzun hitaptan kurtarır: Yusuf.

Mahmut ve Yusuf, evin mutfağında konuşurlarken hikayeyi anlamaya başlarız: Yusuf'un çalıştığı fabrika yaklaşık 1000 kadar kişiyi -Üfff, 1000 kişi! Bir kasaba dolusu insan!- işten çıkartmıştır. İşsiz kalanlar arasında Yusuf ve babası da vardır. Yusuf çareyi kasabadan kaçıp gemilerde çalışmak olarak düşünmüş, bir iş bakmak için de İstanbul'a gelmeye karar vermiştir. Aslında Yusuf'un herhangi bir vasfı yoktur; amaç bir şekilde kasabanın dışına çıkmaktır. Nuri Bilge Ceylan'ın ilk uzun metraj filmi olan Kasaba'da da aynı aktör aynı düşünceleri dile getirmemiş midir zaten? Sanki kasabanın dışında müthiş bir mutluluk ve enerjiyle akıp giden bir hayat vardır. Nitekim Yusuf, Mahmut'un yaptığı uyarı sonrası -Uzun yolculuklar oluyor, dayanabilecek misin?- verdiği yanıtta bu düşüncesini bir anda açığa vurur: Gezmek istiyorum ya hep siz mi gezeceksiniz bu dünyayı, biraz da biz gezelim, nolacak yani? Mahmut'un derdinin başka olduğunu da bu cümleden hemen sonra anlarız: Gez bakalım, her yer aynı yani hiçbir yerin birbirinden farkı yok da, bu işin kesinleşmesi kaç gün sürer?


Bu sorudan anlarız ki Mahmut, memleketlisi Yusuf'un bu misafirliğinden memnun değildir. Bu filmin ilk kırılma noktasıdır. Benim düşünceme göre bu filmi Mahmut karakteri üzerinden okumak daha doğrudur. Yaşadığı dağınık, bölük pörçük, sıkıntılı ve boş yaşantıda bu adama yer yoktur! Yusuf bu soruya "Tam olarak bilmiyorum da..." diye üç noktalı bir yanıt verince Mahmut bir atak daha yapar: "Bana bir hafta demiştin de?.." Bu yabancının verdiği rahatsızlığa bir hafta dayanabilecek şekilde ayarlamıştır kendisini Mahmut, bunun aşılmasını istemez. Yusuf'a yatacak yer gösterip evin kurallarını söyledikten sonra -Banyodaki değil küçük tuvaleti kullan, sigarayı mutfakta içiyoruz- onu odada yalnız bırakır. Salona geçen Mahmut, Yusuf'un ayakkabılarından pis bir koku geldiğini fark eder, ayakkabıların içine koku sıkar ve onları ayakkabılığa kaldırır. Bu filmde en sevdiğim şey, küçük hareketlerin rahatsız ediciliğini çok iyi yakalamasıdır. Bu sahne, buna iyi bir örnek teşkil ediyor.

Ertesi güne geçtiğimizde Yusuf'un -daha önce de yazdığım gibi- sadece gemilerde ne iş olsa yapmak için değil büyük şehrin havasını tatmak, biraz avarelik etmek, bütün bir hayatını geçirdiği kasabadan biraz olsun başını çıkartmak için de geldiğini öğreniriz. Evet, Yusuf iş de bakar; ama bu sanki biraz da görev duygusuyla yapılır. Günün akşamında Mahmut, Yusuf'a işiyle ilgili sorduğu soruyla aslında "Bu daha ne kadar sürecek?" sorusuna yanıt arar. Bir sonraki gün, Mahmut'un arkadaşlarıyla yaptığı fotoğraf-kadın sohbeti, Yusuf'un bu dünyaya ne kadar uzak olduğunu bize gösterir. Benzer bir durumu günün akşamında beraber izledikleri Tarkovski filminde de görürüz; ama bu sahne bizim için bir açıdan daha önemlidir. Yusuf filmi sıkıcı bulup yatmaya karar verdikten sonra Mahmut bir porno film açar. Sabah arkadaşlarıyla fotoğraf üzerine derin sohbetler yapan adam, filmin başından itibaren sunulan tabloya baktığımızda cinsel açlık çeken birisidir ve bu anlamda Yusuf'la benzeşmektedir. Filmin ilerleyen sahnelerinde gördüğümüz üzere Yusuf birçok kadından etkilenir: Mahallede caka sattığı kadın, Beyoğlu Sineması'nda dergilere göz gezdiren kadın, metroda bacağı bacağına değen kadın... Yusuf'unki bir hoşlanmadan çok bu kadınlarla sevişme isteğidir. Mahmut, taşradan gelen bu adamın yanında entelektüel ve ağır karakterli bir görünüm çizmeye çalışır: Taşradan şehre gelmiş ve şehirde tutunmayı başarmış biri gibi gözükür; ama aslında o da ayak altında dolanan biridir. Taşrayı, çıktığı kasabayı unutmaya çalışmaktadır; ama içten içe çok da uzakta olmadığını bilir. Annesi, Yusuf, ona hep güç bela kurtulduğu kasabayı hatırlatır; bu nedenle onlardan uzak durmaya çalışır. O burada yalnız ve kırık dökük de olsa bir yaşantı kurmuştur; annesinden gelen bir telefon ya da Yusuf'un burada yaptığı konaklama bu kapalı hayata çomak sokmakta ve kurtulmak için uğraştığı; ama hala derinlerde bir yerde yaşattığı taşra yaşantısını hatırlatmaktadır.

Film ilerledikçe Mahmut'un hayatına dair bir şey daha öğreniriz: Bitmiş bir evliliği vardır ve sanki derinlerde bir yerde Mahmut bu evliliğin bitişiyle ilgili kendini suçlamaktadır. Dahası 3 aylıkken alınmış bir çocuk vardır ve bu Mahmut'un eski eşini, bir daha çocuğu olamayacağı gerçeğiyle yüz yüze bırakmıştır. Mahmut durumu boşanmak üzereydik, ondan istemedim diye açıklamaya çalışsa da bu konu bir yerde onun da canını yakar. Kısacası bu kırık dökük yaşantı başkalarının hayatını da mahvetmiştir... Mahmut sadece ailesinden, memleketinden, Yusuf'tan değil, her şeyden uzak, sorumsuz ve sorunlu bir anti-kahramandır. Bu kapalı ve yalnız yaşantıyı bir zırh gibi üzerine geçirmiş, tüm sorumluluklarından kurtulmaya çalışmaktadır. Nitekim annesinin hastalığı sırasında da İstanbul'da değildir. Ablasının ısrarlı telefonları sonucu bir gece refakatçi kalmak dışında pek bir şey yapmaz. Bu işin tek olumsuz yanı, yalnızlığı ve sorumsuzluğu bir zırh gibi üzerine geçiren Mahmut, bir de ablasına ve yeğenine açmak zorunda kalmıştır evini, bir süre için.

Filmdeki bir diğer kırılma noktasıysa Mahmut'un, filmin başında gördüğümüz kadınla birlikte olmak için Yusuf'tan eve 22.00'ye kadar gelmemesini rica etmesidir. Yusuf bütün bir gün İstanbul'da dolaşır, geri döndüğündeyse Mahmut'u oldukça sinirli bulur: Yaşadığı cinsel bunalım, suçluluk duygusu, Yusuf'un ne zaman gideceğinin belirsiz olmasının yarattığı sinirlilik bu bölümde gün yüzüne çıkar. Yalnız yaşantısına çomak sokan, ona kasabayı, arada kalmışlığı, çok da uzağında olmayan kişiliğini hatırlatan bu adama duyduğu öfke bir anda patlar: Peki oğlum bu durumda ne yapacaksın, bana onu söyle! Bunun üzerine Yusuf, Mahmut'un fotoğraf işlerini yaptığı seramik firmasında kendisine bir yer ayarlayıp ayarlayamayacağını sorar. Mahmut'un yanıtı serttir; çünkü Yusuf'un böyle bir iş bulması demek aynı zamanda Mahmut'un başına tebelleş olması demektir. Senin ne vasfın var ki işe alsınlar, diyerek onu ezer; ama içten içe biliriz ki Yusuf'un bir vasfı olsa da Mahmut onu istememektedir. Kavga sırasında Yusuf da Mahmut'tan yakınır: Burası çok değiştirmiş sizi! Aslında burası değiştirmemiştir Mahmut'u; arada bırakmıştır.


Kaybolan gümüş saat hikayesiyse son nokta olur. Kavga sonrasında Mahmut haldır haldır bir şeyler aramaya başlar evin içinde, bir süre sonra Yusuf ne aradığını sorar. Gümüş, köstekli bir saattir Mahmut'un aradığı. Yusuf görmediğini söyler. Emin misin diyerek üsteler Mahmut. Görmedim, görmüş olsam söylerim, niye söylemeyeyim ki? Mahmut biraz durur, sonra odadan çıkar ve saati aramaya devam eder; nitekim bir sürü ıvır zıvırın bulunduğu bir kutunun içerisinde bulur saati; ama Yusuf'a söylemez. Böyle bir suçlamanın Yusuf'un canını acıtacağını bilmesine rağmen susar. Nitekim bu olaydan sonra film hızlı bir çözüme doğru yol alır. Yusuf düşünceli bir şekilde sigara içer akşam ve bir karar verir. Biz bu kararın ne olduğunu ertesi gün öğreniriz: Pılını pırtını toplayıp evden gider. Gitmeden önce balkonda son sigarasını içerken boğazdan geçen tankerlere bakar. Nereye gider Yusuf? Kafasına koyduğu gibi gemilerde bir iş mi bulur? Yoksa Gidersem bir daha hayatta çıkamam dediği kasabaya mı döner? Bunu bilemeyiz. Mahmut'sa, yeni eşiyle birlikte Kanada'ya giden eski eşini izler gizlice havaalanında. Eski eşi, Mahmut'un bencilliği nedeniyle belki bir ömür boyu çocuk sahibi olamayacaktır; ancak kızgın ya da kırgın değildir. Yeni bir hayat kurmuştur kendine ve bir şekilde mutludur. Bu, Mahmut'un içindeki vicdan azabını ve suçluluk duygusunu arttırır. Eve döndüğünde portmantoda, filmin başında Yusuf'a verdiği anahtarlığın asılı olduğunu görür. Yusuf'un odasını kontrol eder ve onun gittiğini anlar. Mahmut'u Boğaz'a nazır bir bankta düşünceli bir şekilde sigara içerken görürüz; oysa bir gün önceki kavgada Yusuf'a sigarayı bıraktığını söylemiştir. Mahmut'u düşünceli bir şekilde boğaza bakar halde bırakır ve filmi bitiririz.

Yazımın başında filmi Mahmut karakteri üzerinden okumanın daha doğru olduğunu söylemiştim. Öyle düşünüyorum; çünkü Yusuf'un gelmesiyle bütün düzeni alt üst olan ve uzakta kalmayı tercih ettiği yaşantısıyla yüzleşmek zorunda kalan Mahmut'tur. Yusuf, Mahmut'u sıktığının farkında bile değildir. Elbette  bir saf ve temiz çocuk da değildir; ama bozuk şivesinin, antrede bıraktığı kokmuş ayakkabıların, Mahmut Abisi yokken salonda sigara içmenin, o televizyon seyrederken başında durup ekrana bakmanın Mahmut'un sinirini bozduğunu bilmez. Aynı nedenle, seramik firmasında iş istediğinde Mahmut'un kızmasına da anlam veremez. Filmin alt katmanında yer alan rahatsızlık, vicdan azabı, mutsuzluk, arada kalmışlık, hayatı ıskalamışlık duygularını hep Mahmut'ta görürüz.

Aslında bu yazı yerine Ceylan'ın son filmi olan ve 2,5 saat boyunca hayranlıkla izlediğim Bir Zamanlar Anadolu'da yı yazmalıydım; ancak bu denli detaylı bir yazıyı filmi bir kez daha izlemeden yazabilmem zor. Nuri Bilge Ceylan'ı gerçek anlamda dünyaya tanıtan ve Cannes'dan 2 ödülle dönen bu filmle ilgili geç de olsa bir şeyler karalamak istedim. Sürç-i lisan ettikse affola!..

3 Ekim 2011 Pazartesi

2001: Bir "Sinir Bozan" Uzay Efsanesi (Bu Monolithi Kim, Neden Bıraktı?)

Stanley Kubrick, sinema severler tarafından yere göğe konulamayan ve "Amerikan sinemasının deha düzeyine en yakın yönetmeni" olarak anılan, her filmi bir başyapıt kabul edilen unutulmaz bir yönetmen. Yine de çoğu kişi Kubrick'i ya çekimlerini tamamladıktan kısa bir süre sonra hayata veda ettiği son filmi "Eyes Wide Shut" ya da Anthony Burgess'in romanından uyarlanan "A Clokcwork Orange" hatırlıyor. Romanı da bir modern klasik kabul edilen A Clockwork Orange, Amerikan sinemasını seven kişilerin ciddi bir kısmı tarafından "En Beğendiğim Filmler" listesinin üst sıralarında kendine yer buluyor. İlginç olan yan, Kubrick'e bu kadar hayran olan bu kişilerin çoğunun, yönetmenin filmografisinde çok önemli bir yer tutan, Oscar ödüllerine katıldığı sene en iyi film ödülünü alamaması birçok eleştirmen tarafından "Akademinin alnında kara bir leke olarak kalacak!" şeklinde yorumlanan ve bilimkurgu sinemasının atıf klasiği haline gelen "2001: A Space Odyssey"e mesafeli durması ya da bihaber olması! Kubrick'in, Arthur C. Clarke'a "Dillere destan bir bilimkurgu filmi çekmeye var mısın?" demesiyle başlanan proje bugün gerçekten bir bilimkurgu klasiği haline gelmiş durumda; öyleki 2008 yılında çekilen -A Space Odyssey'den 40 yıl sonra, bir bilimkurgu filminin eskimesi hatta gülünç hale gelmesi için yeterince uzun bir süre- Moon'da dahi bu uzun ve sinir bozucu filme yapılan atıfları görebiliyoruz.

Bilimkurgu, pek keyif almadığım bir tür olmasına rağmen Kubrick'in 1968 yılında çektiği bu filmi tekrar tekrar izlemekten ve sahnelerini yorumlamaktan büyük keyif alıyorum. Bu filmle Atilla Dorsay sayesinde tanıştım. Dorsay, Uzman TV isimli internet sitesinde "Dünya sinemasındaki en iyi 5 film hangisidir?" sorusuna verdiği yanıtta listesine bu filmi de alıyor ve nedenini de şöyle açıklıyordu: "(...)Belki defalarca görülmesine karşın -meraklıları öyle yapmıştır- tam anlamıyla anlamı çözülememiş, hala bir bulmaca olarak kalmış; dolayısıyla insana hala yeniden, bir kez daha görme arzusu veren bir başyapıt." Sanırım 2001: A Space Odyssey'de beni çeken şey tam da bu oldu: Önce Dorsay'ın tavsiyesine uyup filmi izledim; kafam allak bullak oldu; ama yine onun dediği gibi "Ben bu filmi anlamadım, Allah kahretsin!" diyerek filmi bir köşeye atmak yerine film üzerine düşündüm, Arthur Clarke'ın 4'lemesini okudum ve Kubrick'i anlamak için çaba sarf ettim. Bu çaba, film içerisinde yaptığım her gezintide filme olan sevgimi güçlendirdi. Bugün, çokları için sinir bozucu olan bu destan, benim büyük bir keyifle izlediğim filmler arasında yer alıyor.

Bu monolithi kim neden bıraktı?
Film, büyük patlama öncesi olarak düşünebileceğimiz bir karanlıkta başlıyor ve bu karanlığı bize 2 dakikadan biraz daha uzun bir süre -öyleki ilk izlediğimde görüntüde bir problem mi var acaba diye düşünmüştüm- gösteriyor. Bu karanlığın sonunda iki gezegen ve hemen arkalarında parıldayan güneşi görüyoruz. Tam bu anda Richard Strauss'un Also Sprach Zarathustra'sı çalınıyor kulaklarımıza. "Tanrı öldü!" diyerek üstün-insan kavramını ortaya atan ünlü filozof Nietzsche'nin ünlü kitabının adını taşıyan bu eserin özellikle seçildiğini filmin ilerleyen kısımlarında daha net görüyor,. insanlığın, kendini bir sonraki aşamaya taşıyacak her adımında bu müziği duyuyoruz. Müzik bittikten kısa bir süre sonra "The Dawn of Man" ismini taşıyan ilk bölüm başlıyor. Afrika'dan çeşitli yerlerin gösterildiği birkaç sahneden sonra bir maymun kabilesini görüyoruz. İlerleyen sahnelerde ilkel ve vahşi bir yaşamın hakim olduğu coğrafyadaki bu kabilenin bir düşman kabileye sahip olduğunu ve bu iki kabilenin yaşam sınırlarının birbirlerinden bir su birikintisi ile ayrıldığını görüyoruz. Birbirleriyle pasif kabadayıcılık oynayan bu iki kabileyi bize gösterdikten sonra günü geceye kavuşturuyor Kubrick. Bir uzay filminin böyle ilkel, insanlık öncesini anlatan bir sekansla başlaması, bu filmin değişik bir bilimkurgu olduğu izlenimini yaratıyor izleyicide. Ertesi sabah, ilk gördüğümüz maymun kabilesinin uyanışını izliyoruz. Kabiledeki bir maymun şaşkınlıkla bir yere bakıyor ve diğer arkadaşlarını da uyandırıyor. Kısa bir süre sonra bu şaşkınlığın nedeninin -bugün artık bir simge haline gelmiş- siyah bir monolith olduğunu öğreniyoruz.

Aletin keşfi
Film ilk kırılma noktasını böylelikle yaşıyor: Bu monolithi kim bıraktı? Kabile, monolithin etrafına adeta çıldırmış gibi zıplamaya başlar; sanki birçok içgüdüyü aşırı bir halde yaşıyor gibidirler, izleyici bunun nedenini anlamaz. Bu delirme sahnesinin hemen ardından yine filmin başındakine benzer birkaç yer görüyoruz. Derken kabiledeki bir maymun, bir hayvanın -büyük olasılıkla filmin başında bir leopar tarafından parçalanan hayvan- kemikleriyle oynamaya başlıyor. Kalınca bir kemiği eline alıyor, kokluyor ve diğer kemiklere vurmaya başlıyor. Strauss'un Also Sprach Zarathustra'sı ikinci kez çalınıyor: Alet keşfediliyor. Maymun elindeki kemikle hayvanın iskeletini paramparça ediyor. İlerleyen sahnelerde, bunu diğer arkadaşlarına da öğrettiğini görüyoruz. Kubrick, eski zamanda geçen bu kısmı neden koyduğunu anlatmak için bir kez daha bir araya getiriyor iki kabileyi su birikintisinin başında. Alet kullanmayı öğrenen kabile pasif kabadayılık yapmayı bir kenara bırakıyor ve diğer kabileden bir maymunu öldürüyor. Alet kullanmayı öğrenen kabiledeki bir maymunun, Afrika çölüne doğru elindeki kemiği fırlatmasıyla insan-öncesi dönemde geçen bu bölüm kapanıyor. İzleyici hala şunu soruyor kendine: Bu monolithi kim, neden bıraktı?

Kubrick bu konuda hiçbir zaman konuşmaz. Filmin bu kilit noktasıyla ilgili hiçbir açıklamada bulunmaz; ancak Arthur Clarke'ın kitapları bize yardımcı olur bu konuda. Monolith, çok gelişmiş bir uygarlık tarafından bırakılmıştır Afrika'ya. Bu gelişmiş uygarlık, zekanın ve bilincin değerini fark etmiş ve uzayda aynı bilinç düzeyinde canlılar aramaya, evrimleşebilecek canlılar keşfetmeye başlamıştır. Filmde gördüğümüz bu ilk monolith, gelişmiş uygarlığın bıraktığı ilk izdir. Monolith bilincin ve zekanın bu ilkel topluma geçmesini sağlar. Kabile çok alt bir düzeyde de olsa düşünmeye ve daha da önemlisi öğrenmeye, öğrendiklerini aktarabilmeye başlar; ancak uygarlığın istediği daha da yüksek bir bilinç düzeyidir. Filmin ilerleyen kısımlarında da göreceğimiz üzere aynı monolithten ayın bir kraterine de yerleştirilmiştir ve bu monolith güneş ışığını gördüğü anda, doğrudan doğruya Jüpiter'deki ikizine bir sinyal gönderir. Anlaşılan, bu gelişmiş uygarlık deneylerinin başarılı olup olmadığını öğrenmek için bir plan hazırlamıştır! Öncelikle Dünya gezegeninde bilinçlenecek, zekasını kullanabilecek bir canlı olup olmadığını görmek için, kabilenin yaşadığı topraklara bir monolith bırakmışlardır. Bu canlılar, eğer gerçek bilinç düzeyine erişirlerse elbet bir gün uzaya çıkacaklar ve tek uyduları olan aya gideceklerdir. Uygarlık, böyle bir durumdan haberdar olmak için ayın bir kraterinin içine ikinci bir monolith gizler. Gün ışığını gördüğü anda tek ve sürekli bir sinyal veren bu ikinci monolith, Jüpiter'e bu mesajı gönderir.

Gelişmiş zeka-Gelişmiş aletler
İkinci bölümde, gelişmiş bilinç düzeyine erişen insanoğlunun neler başardığını görürüz. 4 milyon yıl önce bir kemikle başlayan sürecin sonunda insan uzaya çıkmıştır. O zamanlar Dünya'da bile yaşamayı beceremeyen atalarına inat şimdi çıplak bir şekilde yaşayamayacağı bir yerde, uzayda yaşayabilmektedir. İnsanoğlunun zekasının ürünü olan aletler vals eşliğinde gözümüzün önünden geçerken 4 milyon yıl önce başlayan bir deneyin başarıya ulaştığına tanıklık ederiz; ancak kafamız hala "Bu monolithi kim, neden bıraktı?" sorusuyla meşgul olduğu için bunun farkına varmayız. Gelişmiş uygarlık da henüz haberdar değildir deneyinin sonucundan.

Tüm bu aletleri, Dr. Heywood Floyd'un aya yolculuğu sırasında görürüz. Bu da bizi, hikayenin ikinci basamağına taşır: Aydaki bir kriterde (Tycho) 12 metre derinde gömülü bir monolith bulunmuştur ve Floyd'dan bir inceleme yapması istenmiştir. Kubrick bu seyahati, ilk monolithin insanoğlunu nereden nereye getirdiğini göstererek bir görsel şölene çevirir. Öncelikle bir uzay istasyonuna varan Dr. Heywood Floyd'un burada birkaç tanıdığıyla yaptığı konuşmada  monolithin bulunduğu bilgisinin gizli tutulduğunu öğrenmiş oluruz. Aya doğru yolculuğa devam eden Floyd burada toplanan konseyde bir konuşma yapar ve durumun kısa bir özetini çıkartır. Bir süre sonra ekip olarak monolithin yanına giderler. Tam fotoğraf çektirmek üzereyken güneşin ilk ışınları monolithe vurur. İlk güneş ışığını aldıktan sonra monolith Jüpiter'e çok yüksek frekanslı sürekli bir sinyal gönderir. Deneyin başarıya ulaştığı artık uygarlığa da bildirilmiştir; ancak filmi ilk defa izleyen biri bunu ikinci kez ıskalar: Bu monolithi kim, neden bıraktı?

HAL'e inanıyor musun?
Biz bu sorunun yanıtını düşüneduralım, film Jupiter Mission isimli bölüme geçer. Aydaki monolithin bulunmasının üstünden 18 ay geçmiştir ve bilimadamları Jüpiter'e giden bu sinyali takip etmekte kararlıdırlar. Bu amaçla Güneş Sistemi'nin devi Jüpiter'e ilk insanlı yolculuk yapılır; ancak bu esas görevle ilgili astronotlara bilgi verilmez. 5 astronot (3'ü uyur halde) bu amaçla Discovery-1 isimli uzay aracıyla Jüpiter'e doğru uzun bir yolculuğa çıkarlar. Bir de HAL 9000 vardır; yolculuğun güvenli geçmesini sağlayacak olan, insanoğlunun alet yapabilmesinin son örneği olan üstün yapay zeka HAL! İnsanoğlu alet yapmakta o denli ustalaşmıştır ki ürettiği aletler kendi zeka düzeyini aşmaktadır. HAL 9000 bilgisayarları, bugüne kadar tek bir hata dahi vermemişlerdir ve yapay zekanın son ürünüdürler. İnsanoğlunun yaptığı aletler, onu aşmış, başka bir düzeye ulaşmışlardır; ancak -nedense- HAL, ilk andan itibaren izleyiciye güven vermez. Bize rahatsızlık hissi veren sadece o ruhsuz ve tek düze konuşması değildir; başka, daha derinlerde bir şey bizi rahatsız eder. Bir icada, bir alete bu denli güven duyulmasını kuşkuyla karşılar izleyici. Nitekim haksız olmadığını zaman içerisinde görür: HAL yanlış bir karar vererek mürettebatın ona karşı olan güveninin zayıflamasına neden olur. Uyanık olan iki astronot ile HAL arasında bir soğuk savaş başlar. HAL bu durumun bir insan hatası olduğunu söyler ve aslında haklıdır. Haklı olduğunu, Arthur Clarke'ın kitabından öğreniyoruz; HAL'e birbiriyle çelişen iki bilgi yüklenmiştir: Astronotlar güven içerisinde Jüpiter'e ulaştırılmalıdır; ancak bu aynı zamanda onların hayatına mal olabilecek bir görevdir ve astronotların bu durumdan haberi yoktur. Böyle bir durumda HAL yine göreve devam etmelidir. Diğer bir deyişle HAL'e hem astronotların can güvenliği emanet edilmiş hem de görevi tehlikeye atacak bir durum oluşması durumunda onları engelleme hakkı tanınmıştır.
Bu insan hatası Jüpiter görevinin esas amacını bilmeyen astronotların hayatını tehlikeye atar. Nitekim HAL öncelikle uyur vaziyetteki 3 astronotu, ardından Frank Poole'u öldürür. Kalan son astronot Bowman'ı da geminin dışında tutmaya çalışır; ancak Dave bir yolunu bulur ve tekrar gemiye girer. HAL'in düşünmesini, karar vermesini sağlayan bütün diskleri tek tek, acele etmeden yuvalarından çıkarır. HAL devre dışı kaldıktan bir müddet sonra, yolculuğa çıkmadan önce kaydedilmiş ve sadece HAL'in bildiği, Jüpiter görevinin iç yüzünü açığa çıkartan bir video ile karşılaşır. Bu sahneyle birlikte son bölüm olan Jupiter and Beyond The Infinite başlar.

Filmin en çok tartışılan, "Bu adam ne yapıyor Allah aşkına?" diye sinirli sorular sordurtan kısmı da burasıdır. Tek başına kalan Bowman Jüpiter' girer ve bu andan itibaren karmakarışık bir görüntüler silsilesi başlar. Yaklaşık 10 dakika süren bu silsileden itibaren film bütünüyle yoruma açık bir hale gelir. Neyi ifade eder bu karmaşa? Clarke'ın kitaplarını okuduktan sonra bir yıl önce bu konuya şöyle bir yorum getirmiştim kendimce: Bowman, ilk monolithi 4 milyon yıl önce Dünya'ya bırakan ve sonra buradaki canlıların bilinç düzeyinin gelişmesini bekleyen uygarlık tarafından deneyin sonuçlarını görmek için -bir anlamda- esir alınır. Bir zaman tünelinden geçen Bowman, kendini bembeyaz bir şatoda bulur. Yüzüne yapılan yakın plan çekimden anladığımız kadarıyla biraz yaşlanmıştır. Anlamaya çalışarak etrafına bakar. Salonda yaşlı bir adam yalnız başına akşam yemeğini yemektedir. Baştan itibaren içten içe "Bu monolithi kim, neden bıraktı?" sorusunu soran izleyiciler heyecanlanır; çünkü nihayet her şeyin bir yere bağlanacağı hissi burada doruğa ulaşır; ancak beklenen olmaz. Kameraya doğru yürüyen adam, Bowman'ın çok daha yaşlanmış halinden başka biri değildir! Ağır adımlarla kameraya doğru yürür, etrafına bakınır. İki dakika önce orada şaşkın şaşkın etrafına bakan orta yaşlı Bowman bir ses mi çıkartmıştır? Ama o Bowman çoktan yaşlanmıştır! Döner ve yemeğini yemeye devam eder. Yanlışlıkla bir şarap kadehini kırar. Kırılan parçalara bakmak için eğildiğinde kafasını çevirir, yatakta ölüm döşeğinde bir adam vardır: Dave Bowman! Kamera açısı değişir ve diğer tüm Bowman'lar yok olmuştur. Yaşlı adamın önünde, filmin başından beri kim tarafından konulduğu, ne işe yaradığı belli olmayan o siyah monolith durmaktadır. Monolithe dönen kamera yatağa tekrar çevrildiğinde Bowman cenin halinde yataktadır. Also Sprach Zarathustra bir kez daha çalınır kulağımıza ve son sahnede bu ceninle dünyayı aynı karede görürüz! Monolith bir adım daha atlatmıştır insanoğluna: Artık başka bir bilinç düzeyindedir; ama daha cenin halindedir, yolun çok başındadır.

İlk gösteriminde çok kişinin sinema salonunu terk ettiği bu film, bugün bilimkurgu sinemasının baş yapıtı kabul ediliyor. Oscar ödüllerine katıldığında "Özel Efekt" dışında hiçbir ödül alamayan film, yazımın başında da belirttiğim gibi, akademinin alnında kara bir leke. Bir bilimkurgu filmi için son derece uzun bir süreyi, 40 küsur yılı geride bırakan bu "sinir bozucu" uzay efsanesi, daha uzun yıllar çeşitli derinliklerde yorumlanacak ve şu soruyu sorduracak gibi: Bu monolithi kim, neden bıraktı?