30 Mayıs 2011 Pazartesi

Petros Amca ile Tutku Dersleri

Tanıştığım günden beri korkulu rüyamdır matematik. Sayılarla aram oldum orası iyi değildir. Birçok matematik sınavından basit işlem hataları yüzünden, çalıştığımın karşılığını alamadan çıkmışımdır. Oturulacak dersin adı matematik ise ya da dersin içeriğinde yüksek miktarda matematik varsa (fizik, kimya, istatistik...) daha derse başlamadan bir sıkıntı dolar içime, o sıkıntı büyür ve derse oturmama bahaneleri üretmeye başlar: Derse başlamadan önce bir yemek yemeyeyim mi? Aç karna ders mi çalışılır? E yemek üstüne de bir kahve iyi gider hani! Kahve bittikten sonra günceye yazılacak satırlar vardır, beklesin mi onlar? Hem daha kitap okumamışımdır, günlük gitar egzersizlerimi yapmamışımdır, hangi derse başlıyorum? Tüm bunları yaptıktan sonra da bir sonraki öğünün saati gelmiştir, hay aksi, ders yine kaynar! Oturduktan sonrası ayrı hikaye: Buradan sormaz, çok zor; buradan sormaz, çok kolay; burayı ben biliyorum, bunu daha önce sordu, bunu bilmesem de olur... Tükenir çalışılmamış çalışılan sayfalar... Tüm bunları yaşamadan çalışmaya başladığım matematik sınavı sayısı, bunca yıllık öğrencilik hayatımda yok denecek kadar azdır.

Öyle bir paragrafla yaptım ki girişi, ortaokuldaki Türkçe derslerinden kalma "giriş, gelişme, sonuç" ilkesine bağlı olarak bu yazıyı okumaya başlayanlar matematiğe sövüp sayacağım bir gelişme ve "Bu böyle olmaz, kahrolsun matematik!" cümlesiyle biten bir sonuç bekliyordur herhalde. Oysa bu yazının konusu olan kitap bütünüyle matematik üzerine kurulu: Petros Amca ve Goldbach Sanısı. "Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?" diye düşünen girişgelişmesonuççular çok da haksız değiller. Konuyu açmaya devam edelim de soru yanıtsız kalmasın!

Apostolos Doxiadis
Apostolos Doxiadis'in kaleminden çıkan "Petros Amca ve Goldbach Sanısı" birinci planda, romanın baş karakteri olan  Petros Papachristos'un matematiksel yaşantısını ortaya koyuyor. Roman, Petros'un yeğeninin ağzından yazılmış. Ailedeki bu içine kapanık ve kardeşleri tarafından dışlanmış amcayı merak eden yeğen, bir tesadüf eseri onun bir matematikçi olduğunu öğreniyor. Ona öykünerek matematikçi olmaya karar veriyor ve bu kararını Petros'a açıyor. Gelişen olaylar sonrasında kitap, Petros'un, matematik ve tutku dolu hayat hikayesini yeğenine anlattığı bir metne dönüşüyor: Zengin bir babanın üç çocuğundan en büyüğü olan Petros'un olağandışı matematik yeteneği genç yaşlarda herkes tarafından fark ediliyor. Baba, Petros'u ayrıcalıklı tutuyor ve onun mükemmel bir eğitim alması için elinden geleni yapıyor. Üstün yeteneğini mükemmel bir eğitimle destekleyen Petros matematik sarayında, Archimedes, Leonhard Euler, Carl Friedrich Gauss gibi efsane matematikçilerin arasında yer almayı kafasına koyuyor ve sayılar kuramında ustalaşmaya başlıyor. Kafaya taktığı problem ise, kolay görünüşüne rağmen 200 yıldır çözülemeyen, Goldbach tarafından ortaya atılmış bir sanı: 2'den büyük her çift sayı, iki asal sayının toplamı olarak ifade edilebilir.

"Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?" diyen girişgelişmesonuççulara yanıtımı şu cümlede verdim aslında: Gelişen olaylar sonrasında kitap, Petros'un, matematik ve tutku dolu hayat hikayesini yeğenine anlattığı bir metne dönüşüyor Tutku! Bu yazıda "Petros Amca ve Goldbach Sanısı" kitabının görünen yanını, yani Petros Papachristos'un matematiksel yaşantısını  değil, onun alt katmanı olan; ama kanımca ondan da önemli olan görünmeyen yanını anlatmak istiyorum: Tutku dolu bir adam olan Petros Papachristos'un yaşantısı!..

2001 yılındayken kitabı ilk okuduğumda -kitabı aralıklarla pek çok kez okumuşumdur- karşımda inandığı bir şey uğruna bütün bir yaşantısını hiçe sayan, tutku dolu bir karakter görmüştüm: Petros Papachristos. Öylesine tutkuluydu ki, daha lise yıllarında heykelini ünlü matematikçilerin heykellerinin hemen yanına diktirmeyi kafasına koymuştu. O, matematik sarayının koridorlarındaki sıradan heykellerden olmak istemiyordu: Altından bir vasatla vasat arasında hiçbir fark yoktu Petros için. O sarayın büyük salonlarından birinde olmalıydı onun heykeli. Bunun için daha önce hiç denenmemiş bir şey denemeli, yanına yaklaşılmaya korkulmuş bir problemi ele almalı ve ne yapıp ne edip onu çözmeliydi! Herkes tarafından rahatlıkta kavranacak basitlikteki yapısına rağmen yıllardır çözülememiş Goldbach Sanısı da bu iş için biçilmiş kaftandı.

Problemin seçimi, sadece bir başlangıçtır Petros için, asıl serüven bundan sonra başlar. Öyle ya, bilimde ikincilik yoktur. O halde bu çaba büyük bir gizlilik içerisinde yürütülmelidir. Petros buna öyle dikkat eder ki, Goldbach Sanısı'nı ispatlamak uğruna yaptığı çalışmalarda ulaştığı ara sonuçları dahi birisine ilham olma tehlikesine karşı yayımlamaz. Goldbach Sanısı'nı, sevdiği kadının değil başkasıyla sohbet etmesi, evden çıkmasına dayanamayan aşırı kıskanç bir sevgili gibi sever ve onu herkesten saklar. O denli büyük bir tutkudur ki Petros'unki gözü başka hiçbir şey görmez; daha sonra hayatını karartacak ve ömür boyu küskün gözlerle dolaşmasına neden olacak Gödel'in Eksiklik Kuramından dahi haberi olmaz. Başta küçümsediği Alan Turing, verdiği haberle Petros'un dünyasını yerle bir eder.

Kurt Gödel
Petros Papachristos, tutkunun ete kemiğe bürünmüş halidir adeta. Delicesine aşık olduğu problemini çözmek için durmak bilmeyen bir çabayla yıllarca gece gündüz didinir; ancak her tutku gibi, içinde büyüyüp dışa çıkamayan, kendini başkalarına gösteremeyen bu tutku da bir yerden sonra Petros'un içini yakmaya, onu yok etmeye başlar. Kitabın sonlarına doğru Petros'un, hizmetçisine, çalıştığı fasülyelerden yemek yapılmasını emretmesi, tutkudan bitmiş bir insanı sade bir şekilde anlatır. Fasülyelerle birlikte Petros, yıllardır içinde beslediği umutları da çöpe atmış olur. (Benzer bir sahneyi Yaşar Kemal'in Binboğalar Destanı'nda görürüz. Demirci ustasının roman sonunda örsüne sarılmış bulunan ölü bedeni de yıllardır içinde beslediği umutları çöpe atmış bir kişinin betimlemesi değil midir?)

Bu kitapta beni ilgilendiren işte bu tutku dolu adamdır. Yine de, tüm tutku dolu adamlar gibi, Petros da yenilgiyi kabul etmez, yalnızca şanssız sayar kendini. Evet fasülyeleri afiyetle yer ve bir daha da hiçbir zaman gerçek matematikle ilgilenmez; ama hiçbir zaman da yenildiğini kabul etmez. Petros, aynı dibe vuruşu, hayal kırıklığını bir daha yaşamamak için tutkusunu bastırır, belki de bir türlü dışa çıkamayan ve artık Petros'un içini kavuran bu tutkuyu söndürmek için kendine bir yalan uydurur; ama tutku hapsedilebilecek bir duygu değildir. Nitekim romanın sonunda Petros'u ağzında bir gülümsemeyle ölü olarak görürüz. Kuramı kanıtlayıp kanıtlayamadığını da hiçbir zaman öğrenemeyiz.

Hala daha karıştırdığım olur bu kitabın sayfalarını. Hala Petros'un o tutkuyla dolu kişiliğini hayranlıkla okurum: Kıskançtır, bütün hücrelerinde o problem vardır, küskündür ve aslında, diplerde alabildiğine sinirlidir. Kendine söylediği yalanlar, etrafa beklentisiz bakan küskün gözler aslında bu öfkeyi gizlemek içindir.

Romanda pek çok matematikçinin de hayatına göz atarız: Kurt Gödel, G. H. Hardy, Srinivasa Aiyangar Ramanujan, Alan Turing bu matematikçilerden bazılarıdır. Yine de bu karakterlerin de rolü Petros'un kişiliğindeki bazı noktaları (kıskançlık, gözü dönmüşlük, dehanın sınırları vs...) açığa çıkartmak için konulmuş gibidir. Bilhassa Gödel'i boğazlı kazağıyla sobanın yanında otururken gördüğümüz sahnede, Petros'un sayılar kuramına o muhteşem katkıyı yapmış hali gözümüzde canlanır.

Bir yanıyla sevecen, suskun, kendi halinde, dışlanan; ama bunu yapanları suçlamayan, affedici bir amcadır Petros, diğer yandan kıskanç, hırslı, sinirli, hatta yer yer kibirli, tutkulu bir matematikçidir. Bu çok katmanlı kişiliğiyle, 2001 yılından beri bir düşsel dostumdur Petros.



 

27 Mayıs 2011 Cuma

All Writers Are Equal. But Some Writers Are More Equal Than The Others!

"Okuduğun romanlar içerisinde hangisi yazmış olmayı dilerdin?" diye sorup bir liste yapmamı isteseler, George Orwell'ın Hayvan Çiftliği'ni hiç düşünmeden ilk sıraya yazarım. "Bir Peri Masalı" altbaşlığıyla yayımlanan bu kitaptaki sade; ama bir o kadar da derin alegorik anlatımın, yakalanması çok zor bir başarı olduğu kanaatindeyim. Orwell, her ne kadar daha çok "Bin Dokuz Yüz Seksen Dört" isimli dystopiası ile tanınıyorsa da, benim düşünceme göre Hayvan Çiftliği, onun yazarlığının doruk noktasıdır. Öyle bir metindir ki, okuma yazmayı yeni öğrenmiş birinin dahi okuyabileceği kadar sade; ama bir entellektüelin üzerine saatlerce konuşabileceği kadar da derindir.

Hayvan Çiftliği'ni kendimce irdelemeye başlamadan önce, Orwell külliyadının ciddi bir kısmını okumuş biri olarak onun yazarlığıyla ilgili konuşmak istiyorum. George Orwell, umudunu kaybetmiş bir yazardır; o denli ki hayal dünyasında bile umudu yaratamaz. Romanlarında nadiren bir umut ışığı oluşuyorsa da bu -klişe bir benzetme yapacak olursak- tünelden içeri sızan güneş ışığı değil son hızla yaklaşan trenin ışığıdır; romanın sonunda tren okuyucuyu dümdüz eder! İşin daha da sinir bozucu yanı, George Orwell, okuyucusuna bunu yaşatmaktan garip bir keyif alıyor gibidir: Okuyucuyu az da olsa umutlandırıp sonunda her şeyi yerle bir etmek, baştaki karamsar tablodan daha derin bir karamsarlıkla romanı bitirmek Orwell romanlarının genel özelliğidir. Yazarın son iki kitabı olan ve onun dünya edebiyatında ayrıcalıklı bir yer edinmesini sağlayan Hayvan Çiftliği'nde ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'te bu çok daha net hissedilse de, bu kitapları bir cenin olarak gördüğümüz Aspidistra'da ve Daralma'da da aynı karamsar hava hüküm sürmektedir. Bir diğer deyişle, birçok yazarın aksine Orwell'ın amacı umut vermek değil; aksine insanların olan umutlarını da yok etmektir.

Gelelim bu yazının ana konusunu oluşturan kitaba: Hayvan Çiftliği. Orwell'ın, ölümünden beş yıl önce, 1945 yılında yayımladığı bu alegorik roman, Beylik Çiftlik'in, çiftlik hayvanları tarafından ele geçirilmesiyle açılır. Çiftliğin sahibi Bay Jones'u kovan hayvanlar, daha eşit bir sosyal yapı oluşturmakla işe başlarlar. Domuzların yeni yönetim kadrosunu oluşturduğu çiftlikte geçerli olacak yeni kurallar hızlı bir biçimde 7 maddede özetlenir:
  1. İki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.
  2. Dört ayak üstünde yürüyen ya da kanatları olan herkesi dost bileceksin.
  3. Hiçbir hayvan giysi giymeyecek.
  4. Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak.
  5. Hiçbir hayvan içki içmeyecek.
  6. Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek.
  7. Bütün hayvanlar eşittir.
Roman bu noktadan sonra adım adım yönetici kademesini oluşturan domuzların zamanla faşistleşen tavırlarını, bihassa lider karakterli iki domuzun (Snowball ve Napoléon) çekişmesini ve bunlardan biri  tarafından devrimdeki eşitlik kavramının değiştirilmesini anlatır. Beylik Çiftlik'teki devrim bir bumerang gibidir: Hızla yola çıkar, bir noktada durur ve geri döner. Kitabın son cümlesinde Orwell bu durumu şöyle özetler: "Dışarıdaki hayvanlar, bir domuzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor; ama birbirlerinden ayırt edemiyorlardı."

Hayvan Çiftliği'ni Orwell'ın diğer kitaplarından farklı kılan yapısı alt başlığında gizlidir: Bir Peri Masalı. Roman bir masal gibi yazılmıştır, böylesine karmaşık bir konunun anlatıldığı bu romanda Orwell, yazarlığının en uç noktasına gider ve yaptığı kurguyu sade bir dille okuyucuya aktarır. 

Yazımın başından beri romandaki alegorik anlatımdan bahsediyorum. Orwell bu kitapta anlatımı hayvanlar üzerinden yapar. İnsanın içinde ilkel bir içgüdü olan gücü ele geçirme eğilimini hayvanları kullanarak anlatır. Üstelik bu hisse sahip olan hayvanlar da, çiftliğin en pis hayvanlarıdır: Domuzlar. Başlangıçta, devrimin kıvılcımını yakan bu sınıf, yönetimi ele geçirdikten bir süre sonra giderek vahşileşir ve diğer hayvanlar üzerinde baskı kurmaya başlar; ama bir yandan da kendi içinde ikiliğe düşer: Lider kimdir? Kimin sözü dinlenmelidir? Kararları kim verecektir? Bu sorulardaki rahatsız edicilik romanın ortalarına doğru iyice artar ve iki lider domuzun arasındaki kavga bir gövde gösterisiyle sonuçlanır: Napoléon, yetiştirdiği köpekleri Snowball'un üzerine salar. Snowball'un çiftlikten kaçtıktan sonrası ise tamamen Napoléon'un diktatörlüğüdür: Artık tamamen onun sözü geçer, ona dur diyebilecek biri yoktur. Yavaş yavaş tüm kurallar değişir ve bunu, devrimi en başından beri umutsuzlukla karşılamış olan Clover dışında kimse fark etmez.

Elbet bununla sınırlı değil kitaptaki alegorik öğeler; ama her bir kesimi tek tek incelemeye başlarsak, bu bir blog yazısı olmaktan çıkar. Hayvan Çiftliği kesinlikle, dünya edebiyatında yergi türünün başyapıtlarından biridir. Kitabın çevirmeni Celal Üster'in dediği gibi: Bütün kitaplar eşittir; ama bazı kitaplar öbürlerinden daha eşittir.

20 Mayıs 2011 Cuma

Ortaçgil'i sever misiniz? Öyleyse devam!

Bülent Ortaçgil'le babamın hediye ettiği Light albümü sayesinde tanıştım. 2001 yılıydı, gitar çalmaya yeni başlamıştım. O zamana kadar müziğin bir yeri yoktu hayatımda; hatta "Ben müzikten keyif almıyorum." diyordum bana bir şeyler dinletmek isteyen arkadaşlarıma. Yıllar sonra müziği değil, arkadaşlarımın önerdikleri müzikleri sevmediğimi fark edecek ve kendi yolumu bulmak üzere -hala devam eden- uzun bir yolculuğa çıkacaktım.

Bülent Ortaçgil bu müzikal yolculuktaki belli başlı kırılma noktalarından biridir. Doğan Canku ve Fikret Kızılok ile birlikte müzik zevkimin oluşmasında önemli rol oynamış ve beni yeni müzikler dinlemeye teşvik etmiş kişilerden biridir Bülent Ortaçgil. Aradan 10 yıl geçmesine rağmen şu görüşüm değişmedi: Türkiye'nin en iyi şarkı yazarı Bülent Ortaçgil'dir. Elbette bu görüşün nedenleri de var.

Zordur Ortaçgil'in müziği daha önce dinlememiş biri için. Her şeyden önce (onun) şarkılar(ı) biraz tuhaftır, kusura bak(madan) yaklaşmak gerekir. Duş alırken ıslıkla çalınabilecek şarkılardan değildir Ortaçgil'in şarkıları, emek beklerler. Otobüste giderken dinleyemezsiniz hiç dinlemediğiniz bir Ortaçgil parçasını, önce parçayla yalnız geçirmeniz gereken bir süre vardır. Onlara zaman ayırmanızı, müzik ve sözler üzerine düşünmenizi isterler. Bir sohbet halindedir sizinle Bülent Ortaçgil, dolayısıyla sizinle sohbet eden birine duyduğunuz saygıyı bekler sizden.

Erkan Oğur
Diğer yandan eğlencelidir de!.. Ortaçgil'in şarkılarında "Ben söylüyordum, siz geldiniz. Hoş geldiniz!" havası vardır. Dedim ya, sohbet halindedir sizinle; size bilmişlik taslamaz! Kendince görüşlerini söyler, sizin de konuyla ilgili görüşlerinizi söylemenizi bekler veya bir duygusunu, gördüğü, onu etkileyen bir şeyi paylaşır sizinle. Boz taşlar(dan), her biri başka siyah (...) dağlar(dan), Dalyan Deltası(ndan), kafa(sının) karışık(lığından), Nereye Sokağı(ndan) bahseder; deniz kokusu getirir yarım gün uzak(taki) Ankara(da) uslu kentliyi oynamak için; bir kuşun kanadı/sevgisi/yüreği/sesi olsa yapacaklarını anlatır, sevimli-uslu ve sesli-hırslı kedilerden dem vurur alegorik anlatımlarla, "Ne kadar güzelsiniz! Kendine özgü ve özelsiniz" diyerek bir tek sen yalanları söyler, Suna Abla(ya) sevgisini sunarken, Şık Laitfe(yi) anlatır eleştirerek; integrali(nin) alınmasını ister, (...) insanların hiç soru sormadan yıllarca durdu(ğundan) yakını; ama hiçbir zaman vazgeçmez oyuna devam etmekten, yeni kişilere benimle oynar mısın diye sormaktan... Konuları çeşitlidir: Aşk, zamparalık, doğa, kafa karışıklığı, gittikçe zorlaşan hayat mücadelesi... Ortaçgil kesin yargılara varmaz şarkılarında. Hayatı kendince nasıl algıladığını belirtir, paylaşmak istediği de budur. Bir şarkıyla dünyayı değiştirmek değildir niyeti. Yaşadığı acıları, hüzünleri, mutlulukları, kafa karışıklıklarını çıplak bir şekilde koymaz ortaya, dinleyicinin onun anlattıkları üzerinde düşünmesini ister. Ortaçgil'i diğer şarkı yazarlarından ayıran temel farklılıklardan biri de budur kanımca. Düşüncesini bir alegorinin altına gizler, tüm çıplaklığıyla ortaya koymaz. Dinleyicinin vakit ayırmasını ve anlattığı üzerine düşünmesini ister.

Ortaçgil'i diğer şarkı yazarlarından farklı kılan bir diğer unsur ise parçalarının karmaşık armonik yapısıdır. Çoğu kez üçül akorlardan oluşan, kısırdöngü ve 3-4 akordan oluşan kadanslar kullanan parça yazarlarının aksine Ortaçgil müziğin armonik yapısını zenginleştirmek için gayret sarf eder. En az 4 sesli akorlar kullanmaya, böylece armonik açıdan daha karakteristik; ama aynı zamanda çözülmesi çok daha zor olan parçalar yazmaya çalışır. Bu tercih, parçalarının amatör müzisyenler tarafından çalınabilirliliğini düşürse de Bülent Ortaçgil'i diğer şarkı yazarlarından ayıran en büyük farkılıktır. Bu armonik yapı aynı zamanda Ortaçgil şarkılarını caz yorumlara elverişli hale getirir.

Gürol Ağırbaş
Cem Aksel
Baki Duyarlar
Bu noktada Ortaçgil'in efsane konser kadrosundan da bahsetmek gerek. Bugüne kadar 10'dan fazla Ortaçgil konseri izledim ve her konserden ayrı bir tat aldım. Bunda Ortaçgil'in parçalarının derinliğinin yanı sıra çalıştığı müzisyenlerin müzikal derinliğinin ve o parçalara katkısının da rolü büyük. Kendisinin de sık sık belirttiği gibi, çok şanslı bir şarkı yazarı Bülent Ortaçgil; çünkü o şarkıları bambaşka bir hale getiren, her bir adımda katma değer oluşturan bir kadroyla çalışıyor. Bas gitar, Türkiye'nin sayılı basçılarından, Bas Şarkıları albümlerini yaparak Türkiye'deki bas gitar algısını değiştirmiş birine; Gürol Ağırbaş'a emanet Ortaçgil'in parçalarında. Davulda, Türkiye'nin en melodik davulcularından bir var: Cem Aksel. "Davul da melodik çalınır mı?" diye soruyorsanız muhakkak Aksel'i dinleyin. Hele Eski Defterler albümündeki Beni Kategorize Etme'yi dinledikten sonra ne demek istediğimi çok net anlayacaksınız. Klavyelerde ise cazseverlerin yakından tanıdığı bir isim, Baki Duyarlar var. Gitar ise -her ne kadar son zamanlarda birlikte sahne almasalar da- Erkan Oğur'un sorumluluğundadır ki izlediğim konserlerde sadece Oğur'u dinlemek için gelmiş bir sürü kişi vardı. Bu kadro sayesinde Ortaçgil konserleri öyle bir hal alır, öyle ki her konserden sonra "Keşke şunu bir kaydetseydim." diye geçirmişimdir içimden (Nitekim bir konsere elimde kamerayla gidip kaydettim.) Her bir konser ayrı bir keyiftir. Bunu Ortaçgil de bilir ve doğaçlama yapacakları parçaları çalmaya başlamadan önce "Bakalım bugün kısmetinize nasıl bir şey çıkacak?" diyerek keyifli bir belirsizliğe davet eder dinleyiciyi.

Böyle uzun uzun anlattığıma bakmayın, hanidir Bülent Ortaçgil dinlemiyordum aslında; ama aralık ayında Burcu, Ortaçgil'in "Sen" isimli son albümünü hediye edince, bu eski dostla uzun bir zaman sonra tekrar vakit geçirdim. İlk başta yaylı düzenlemeleri nedeniyle "Ben söylüyordum, siz geldiniz. Hoş geldiniz!" havasını hissedemediysem de bir-iki dinlemeden sonra bazen dingin bazen kendiyle hesaplaşan Ortaçgil'in yeni şarkılarıyla aramda bir bağ oluşmaya başladı.

Ortaçgil bana yeni yeni kapılar açan, cazla tanışmamı sağlayan ve alegorik anlatımıyla bana en yakın şarkı yazarı olması nedeniyle sanırım hep farklı bir yere sahip olacak yaşantımda. Bu kadar laftan sonra çok sevdiğim bir Ortaçgil şarkısıyla bitireyim yazıyı (Bu video için gitar: Akın Eldes)...

12 Mayıs 2011 Perşembe

Live At Wembley Stadium

"Senin için en önemli 5 albümü söyle!" deseler Queen'in Live At Wembley Stadium albümünü tereddüt etmeden listeme alırım. 12 Temmuz 1986'da Wembley Stadyumu'nda verilen bu konser, bir rock grubu konserinin nasıl olması gerektiği konusunda ders gibidir adeta. Freddie, stadyumu dolduran binlerce kişiyi avcunun içine alır, DVD'sini izlerken dahi Mercury'nin o bitmek bilmeyen enerjisinden bir parça olsun nasiplendiğinizi fark edersiniz. 2,5 saat kadar süren konser boyunca Queen sizi tüm dertlerinizden arındırır, etrafınızı sarar ve sahnedeki dört kişilik müthiş eğlenceye sizi de katar.

Wembley, sonrasında bütün bir konsere yayılan müthiş bir enrejiyle açılır: Sahneye One Vision'la fırtına gibi çıkarlar ve hemen ardından Tie Your Mother Down ile hard rock çaldıkları ilk dönemlerine dönerler. In The Lap Of The Gods'ı ve Seven Seas of Rhye'ı çaldıktan sonra Tear It Up'la devam ederler konsere. Belki de saatlerdir onların sahneye çıkmasını bekleyen kalabalığın o birikmiş enerjisini bu şarkılarla bir anda yakalayıverir Queen. Bu hard rock girişten sonra A Kind Of Magic albümüne adını veren parçayı ve The Game albümünün popüler parçası olan Another One Bites The Dust'ı çalarak 80'ler ruhunu yakalarlar. Queen, Dire Straits'le birlikte 80'leri en çok etkilemiş gruptur desek herhalde abartmış olmayız. Who Wants to Live Forever ile seyirciyi biraz dinlendirip, I Want To Break Free ile tekrar tempoyu yükseltirler. Impromptu Freddie'nin ses aralığını gösterdiği bir vokal gösterisiyken Brighton Rock Solo, Brian May'in gitaristliğinin bir özetidir adeta (May'i en sevdiğim gitaristler listesinde ilk 10 içerisine alabilirim. Yıllarca tek gitar olmak zorunda olduğu için kendine has bir tekniği vardır. Queen'i özel yapan etmenlerden biri vokal yapısıysa diğeri de Brian May'in şiir gibi gitar çalışıdır.) Ayrıca bu solo bir anlamda konseri ikiye böler, Freddie, John ve Roger için dinlenme zamanıdır! Now I'm Here ile gösteri tekrar başlar ve bu parçanın bitimiyle konserin akustik kısmına geliriz: Love Of My Life, Is This The World We Created?... Bu akustik kısım Tutti Frutti'nin son kısmında biter ve Queen tekrar enerjiyi yükseltmeye başlar. Konserin kapanışı ise bir Queen klasiğidir: We Will Rock You, Friends Will Be Friends, We Are The Champions, God Save The Queen

Wembley konserinin parça sıralamasını incelediğimiz zaman Queen'in büyük konserleri neden bu kadar sevdiğini anlarız: Birkaç parçayı hariç tutarsak -ki onlar da konserdeki dinlenme noktalarıdır- enerjinin çok yüksek olduğu bir set list ile çıkarlar konsere. Queen, bir stadyumu hıncahınç doldurmuş binlerce insandan sahneye akan enerjiyi bu parçalarla göğüsler. Bu konserde asıl sevdiğim yan şudur: Yukarıda da bahsettiğim gibi, Queen 4 kişilik bir eğlenceyi binlerce kişiyle paylaşır. Dertleri dünyayı değiştirmek değil 2.5 saatlik de olsa insanları tüm sıkıntılarından çekmek ve bu müthiş eğlenceye dahil etmektir.

Mercury konseri sonlandırıyor
Queen frontman eksenli gruplara tipik bir örnektir: Bu büyük eğlencenin lokomotifinin Freddie Mercury olduğu ilk anda anlaşılır.  Freddie, sahnede oradan oraya koşturarak, kimi zaman sert emirler vererek, kimi zaman "Deeeeeee ROP!" sesleriyle küçük oyunlar oynayarak, kimi zaman bir orkestra şefi gibi binlerce kişilik bir seyirci korosunu yöneterek, kimi zaman kıçını gösterip "Onlar buralarından konuşuyorlar!" deyip Queen'in dağılma söylentilerini yalanlayarak ve sonunda da bu eğlenceye katılan herkese teşekkür ederek daimi bir iletişim halindedir seyirciyle. Jestleri ve mimikleriyle de sürekli olarak seyircinin enerjisini yüksek tutmayı bilir. Bu anlamda Freddie, elindeki ürünü nasıl pazarlayacağını çok iyi bilen, ürününü tanıyan ve ağzı çok iyi laf yapan bir satıcı gibidir. Tüm konser boyunca parçaların her birini seyirciye satar. Gözleriyle sürekli seyircinin enerjisini, eğlenceye katılıp katılmadıklarını takip eder. Live At Wembley Stadium, bu anlamda "Bir frontman nasıl olmalı?" sorusuna bir yanıttır.

Akustik bölümden bir kare
Konserde sevdiğim bir diğer unsur ise Love Of My Life ile başlayan ve 15 dakika kadar süren akustik kısımdır.  Binlerce kişinin hayran hayran seyrettiği bir grup değildir bu kısımda Queen, seyirciyle arasındaki mesafe tamamen yok olur. Bu kısımdaki hava bir stadyum konserinden ziyade uzun zamandır bir araya gelmemiş arkadaşların beraber şarkı söyleyip eğlenmesi gibidir. Queen konserlerinin diğer grupların konserlerinden en büyük farkı da budur sanırım. Seyirciyle aralarına bir set çekmezler, sürekli olarak onu eğlencenin içinde tutarlar. Queen konserlerinde seyirci, adeta grubun bir üyesi gibidir. Another One Bites The Dust gibi parçalara baktığımızda, bunun özellikle yapılmış olduğunu görürüz: Queen, konserlerde seyirciyle diyalog kurmak için parçaya boşluklar katmıştır. Albümdeki versiyonunda düz bir davul yürüyüşünün olduğu kısmı, konserlerde Freddie Mercury seyirciyle bir atışma haline getirir. Seyirciyle sürekli diyalog, Queen konserlerinin en büyük tılsımıdır.

Live At Wembley Stadium, Queen'in son turnesinin dev konserlerinden biridir. Bu konserde enerjiden yerinde duramayan Freddie Mercury daha sonra AIDS'e yakalanacak ve 5 yıllık bir mücadeleden sonra 24 Kasım 1991'de hayata veda edecektir. Queen bu süre içerisinde iki albüm daha yayınlar; ancak bir daha turneye çıkamaz -Paul Rodgers ile çıktıkları turnedeki kadroya "Queen" demek ne derece doğrudur?-

 Yazıya başlarken de söylediğim gibi, "Bir rock konseri ve frontman nasıl olmalıdır?" sorularının yanıtıdır Live At Wembley.

6 Mayıs 2011 Cuma

Erkan Oğur ve Müzikte Sadelik

1997 yılında vizyona giren  Eşkıya, sadece, duraklama dönemindeki Türk sinemasını tekrar hareketlendirmesi nedeniyle değil, Erkan Oğur'u Türkiye'de geniş kitlelere tanıtması nedeniyle de önemli bir film bence.

Erkan Oğur benim için çok ama çok önemli bir müzisyen. Yandaki resim, bende gitar çalmak, müzikle uğraşmak isteğini uyandıran ilk imgedir. Neden bilmiyorum; ama Erkan Oğur'un bu fotoğraftaki gitar tutuşu ve el yapımı perdesiz gitarı, 11 yaşındaki beni çok etkilemişti (hala da etkilendiğimi söyleyebilirim). Bunda, filmin müziklerindeki mistik ve hatta biraz korkutucu havanın da etkisi olduğu aşikar elbette. Bilhassa, Erkan Oğur'un acıdan kaskatı kalmış, içi buz kesmiş biri gibi dümdüz bir sesle söylediği Fırat Ağıtı'nın, Cumali bara girdiğinde çalan ve yanlış hatırlamıyorsam bir Aşkın Arsunan bestesi olan Karanlığın İçinden'in, bu etkilenmenin zeminini hazırladığı bir gerçek.

Erkan Oğur, müzikte sadelik arayışının önemli temsilcilerinden biri. Olabildiğince sade bir müzik yapmak, saf müziğe ulaşmak istiyor. Yaptığı tüm albümlerde de bunu görüyoruz. Dürüst davranıyor dinleyiciye, onu boğmuyor. Gerekeni yapmaya çalışıyor ve susması gereken yerde de susuyor. Modal ve etnik bir müzik olan Türk halk müziğinin böyle sade icralarla insanları daha çok etkilediği de bir gerçek. Oğur'un, İsmail Hakkı Demircioğlu ile yaptığı Gülün Kokusu Vardı albümündeki sadeliği hatırlayalım: Sanki tüm albüm bir anda kaydedilmiş havası yok mu? Sanki İsmail Hakkı Demircioğlu almış divan sazını eline başlamış söylemeye; Erkan Oğur da sesi, perdesiz gitarı ve kopuzuyla eşlik ediyor ona. İşte müziğin en saf en sade hali... Elazığ'da büyüyen Erkan Oğur, Bir Ömürlük Misafir albümünde okulunun köy düğünleri, orasının havası, suyu olduğunu söylüyor. Böyle bir saflığa ulaşabilmek için, bu türküleri içinde duyabilmeli, onları sanki kendi yazmış gibi sindirebilmeli insan...

Doğu-Batı Kazası
Oğur'u diğer müzisyenlerden ayıran en önemli farksa hem türküleri ve Türk musıkisini hem de cazı sindirebilmiş olması. Sentez müzik adı altında yapılan zırvalıklardan ("zırvalık" kelimesini özellikle vurgulamak isterim.) farklı bir şekilde cazı da türküyü de, Türk müziğini de sindirmiş ve artık tüm bunları bir bütün olarak gören; işine geldiği için değil içinde bütünleştirebildiği için müziği kategorize etme gereği duymayan gerçek bir müzisyenin bakış açısıyla karşılaşıyorum onun albümlerinde. Bahsettiğim zırvalıklarda zeytinyağı-su gibi birbirine karışmayan iki sıvı misali ayrı ayrı duran ve asla bir araya gelemezmiş gibi duran bu müzikler, Erkan Oğur'un usta parmaklarında karışıyor, birbiri içinde dağılıyor, eriyor. Bu içselleştirme o denli ileri ki Oğur'da, söküveriyor perdelerini gitarının ve perdesiz klasik gitarı hediye ediyor enstrümanlar alemine. Resimdeki gitar, Erkan Oğur'un kendi el yapımı gitarlarından biri, adı da -yanlış bilmiyorsam- Doğu-Batı Kazası. Aynı gitar üzerinde Batının tempare müziğiyle Doğunun makamlarını birleştiriyor Erkan Oğur. Fark, bunun yama bir birleştirme olmaması. Erkan Oğur kes yapıştır yapmıyor; homojen bir karışım yaratıyor ve bu bütüne müzik diyor. Daha fazla kategorize etmenin de anlamı yok zaten...

5 Mayıs 2011 Perşembe

Michael Haneke: Gerçekçilik ve Rahatsızlık

Bugünkü yazıda biraz haddimi aşacağım sanırım. Film kültürüm oldukça zayıf olmasına rağmen bir yönetmenden bahsetmek istiyorum: Michael Haneke. Elbette Haneke'nin tekniğinden bahsetmek niyetinde değilim. Bu, sinemayı sadece ortalama bir seyirci olarak takip eden değil, teknik anlamda da donanımlı, sinema tarihini ve sinemanın dönüm noktalarını bilen bir gözün yapabileceği bir iş. Ben Haneke'nin beni çok etkileyen iki filminden bahsetmek istiyorum bu yazıda: Funny Games ve Caché. Şimdiden söyleyeyim, farkında olmadan "spoiler" verebilirim.

Michael Haneke ile Burcu sayesinde tanıştım. İzlediğim ilk filmi "duygusal buzlaşma" üçlemesinin birinci basamağı olan Der Siebente Kontinent'ti. Gündelik yaşamın boğucu monotonluğunun bireyler üzerindeki etkisini bir Alman ailesi üzerinden anlatıyordu. Yaşadıkları yabancılaşma, eşyalara karşı duydukları nefret giderek artan bir rahatsız edicilikle anlatılıyordu. Yine de benim Haneke sevgimi başlatan asıl film Funny Games oldu.

Funny Games'ten bir sahne.
Özetle iki gencin bir burjuva ailesine uyguladıkları sebepsiz şiddeti konu edinen film hala aralıklarla izlediğim, sahnelerini gözden geçirdiğim ve üzerine düşündüğüm filmlerden biri. Haneke'nin rahatsız etme saplantısının en yoğun olarak hissedildiği film Funny Games dersek sanırım abartmış olmayız. İnsanların şiddete ne denli meyilli olduklarını, hatta meyilli olmanın da ötesinde şiddet uygulama isteğinin içgüdüsel olarak insanın içinde bulunduğunu; şiddet isteğinin yalnızca ucuz Amerikan filmlerindeki gibi sebep-sonuç ilişkileriyle ("Çocukluğunda ........ olduğu için seri katil olmuştu.") açıklanamayacağını, günümüzün duygusal yaşantısının ve insanın içgüdülerinin şiddetin sebepsiz yere ortaya çıkmasına çok uygun olduğunu, filmdeki gerilim dozunu bilinçli bir şekilde adım adım arttırarak izleyiciye anlatmaya çalışan bir yönetmen vardı karşımda, büyülenmiştim. Filmde, güvenli sanılan burjuva yaşantısının aslında insanı bir kafese kapattığını, kişinin kendini kendi elleriyle yokoluşa götürdüğünü de vurguluyordu Haneke. Ailenin güvenli evi, Haneke'nin kamerasında, gittikçe sıkışan duvarlara dönüşmüştü. Michael Haneke bir anlamda, George Orwell'ın edebiyatta yaptığını sinemada yapıyor ve filmin sonunda "Böyle olacağını sandın, değil mi?" diyerek izleyiciyi müthiş bir rahatsızlık duygusuyla baş başa bırakarak filmini noktalıyordu.

Funny Games beni öylesine etkiledi ki öykülerimden bir tanesinde bu rahatsız ediciliğin olması için çabaladım. Elbette Haneke kadar başarılı olamadım. Hatta, Erke'nin de dediği gibi, gerçekçilik zeminine oturmaması nedeniyle Haneke'nin bakışından oldukça farklı bir yere gittim. Bunun yanısıra benim karakterimin şiddete meylinin bir nedeni olduğu da söylenebilirdi. Yine de çıkış noktam aynıydı: Gündelik yaşamın boğuculuğu ve insanın içindeki şiddet duygusu. Funny Games, benim çıkış noktalarımdan biriydi.

Caché'deyse şiddetin yanısıra, belki de içimizdeki en rahatsız edici duyguyu anlatıyordu yönetmen: Vicdan azabı. Yine bir burjuva ailesinden bahsediyordu ve bu sefer ailenin biricik çocuğu nefret, kıskançlık, kabullenememe duygularının birleşimiyle ailenin evlatlığını evden attırıyordu. Belki de bambaşka bir çizgiye sahip olabilecek bir hayatı yerle bir etmenin yarattığı vicdan azabını, "Ama çocuktum!" bahanesinin arkasına sığınarak bastırmaya çalışıyordu. Haneke bir kez daha, farklı bir şekilde gündelik yaşamda bastırmaya çalıştığımız nefret, kin, kıskançlık, şiddet uygulama isteği gibi duyguların aslında ne kadar içgüdüsel olduğunu gösteriyordu. Haneke bu filmde, kimin gönderdiği belli olmayan kasetler çerçevesinde anlatıyordu derdini.

Caché'nin unutulmaz sahnesi
Haneke'nin amacı, filmi izleyenin o koltukta rahatsız dakikalar geçirmesi, konu üzerine düşünmesi ve koltuktan kalktıktan sonra da bu rahatsızlık hissinin devam etmesiydi. Filmini bütünüyle bunun üzerine kurguluyordu. Özellikle bu iki filmde uzun süre değişmeyen kamera açılarıyla seyirciyi hem rahatsız ediyor, hem de onun düşünmesine, olayı kendi içerisinde tartmasına olanak sağlıyordu. İyilerin eninde sonunda kazandığı ve böylece insanların evlerine huzur içerisinde döndükleri filmlerin üstüne bir çizgi çekiyordu. Bir benzetme yapacak olursak "Tom, Jerry'i bu kez alt ediyordu."

Haneke, rahatsız seyirler diler...
Haneke, ciddi bir kesimin izlemekten kaçındığı bir yönetmen. Özellikle, diğer filmlerine göre daha popüler olan (1997'de çekilen film, yine Haneke tarafından, hemen hemen tüm sahnelere sadık kalınarak 2008'da bir daha çekildi. Bu kez başrolde hemen herkesin tanıdığı iki oyuncu vardı: Tim Roth ve Naomi Watts.) Funny Games ile ilgili "Onun nesini seviyorsun?" sorusunu soran kişi sayısı hiç de az değil. Sanırım Haneke, insanları rahatsız etmekte gerçekten başarılı; öyleki bu rahatsızlık filmle ilgili konuşurken dahi oluşuyor. İyilerin kazanmadığı, bir rahatlama hissi vermeyen bu filmlerin adı bile birçok kişinin dudaklarının sinirle gerilmesine neden oluyor. Yine de izleyince kafanızda binlerce soru işaretinin oluşacağı, üzerine tekrar tekrar düşünmek isteyeceğiniz filmleri seviyorsanız Michael Haneke'nin filmografisi sizi bekliyor.

3 Mayıs 2011 Salı

Pink Floyd sevdası...

Bilenler bilir, benim Pink Floyd sevgim hastalık düzeyindedir. "... bir yana diğerleri bir yana" cümlesinin boşluklarını dolduran grup Pink Floyd'dur benim için. Pink Floyd, Alperen'in deyimiyle "2+2=5" sinerjisinin belki de en güzel örneğini tüm dünyaya gösteren, hem sözel hem de müzikal anlamda derinliğe sahip bir müzikal kılavuzdur benim için. Müziğin hayatıma girmesi (2001 yazı) bir kırılma noktasıysa Pink Floyd'la tanışmam bu kırılmada bir dönüm noktasıdır. Pink Floyd benim müzik tutkumun başlangıcı, 27 Nisan 2003 ise bu miladın tarihidir.

Pink Floyd ile Ebru Çapa'nın bir haberi sayesinde tanıştım. 27 Nisan 2003 günü Hürriyet'in pazar ekinde "Ayın karanlık yüzü 30 yaşında" başlıklı tam sayfa bir haber yapmıştı. Yazıyı bitirdiğimde bu albümü muhakkak dinlemeliyim diye düşünüyordum. Sanıyorum o gün veya bir hafta sonra The Dark Side of The Moon'un kasetini aldım ve bütün bir yaz boyunca dinledim.

Kısa bir süre bir arada kalan 5'li Pink Floyd
Bir progressive rock grubunu ilk kez dinliyorsanız pek bir şey anlamaz; ancak tekrar tekrar o albümü dinlemek istersiniz. Albüm yavaş yavaş kendini açar ve hücrelerinize sinmeye başlar. Bu emeği göstermeyen bir kişinin sadık bir progressive rock dinleyicisi olması zordur. Dinleyiciden yoğun konsantrasyon bekleyen bu müzik görece daha düşük çaplı bir dinleyici kitlesine hitap etmiştir. The Dark Side of The Moon da bende bu etkiyi yaratmıştı. Sürekli albümü dinliyordum; ancak bir türlü albümün içine giremiyordum. Yine de bu albümü tekrar tekrar dinlemek isteği içimden gitmiyordu. 2003 yazında kasetin bantının sarmasıyla (90'lı yılları yaşayanlar bunu çokça deneyimlemişlerdir.) Pink Floyd'la olan ilişkim kısa bir süreliğine koptu.


Aynı yılın eylül ya da ekim ayında The Wall ile tekrar hayatıma girdi Pink Floyd. Her ne kadar The Dark Side of The Moon'la tanışmış olsak da The Wall ile ısındık birbirimize. Sonrasında bütün bir yılı Pink Floyd'un efsane 4 albümünü (The Dark Side of The Moon, Wish You Were Here, Animals, The Wall) ve birkaç Jethro Tull albümünü dinleyerek geçirdim dersem sanırım abartmış olmam. Bugün dinlediğim pekçok grupla da (YES, Deep Purple, Led Zeppelin, Dream Theater, ELOY, King Crimson, Genesis, Dire Straits, Rainbow, Queen, The Alan Parsons Project...) beni tanıştıran grup Pink Floyd'dur.

Son kez bir aradalar
Ben Pink Floyd'u grup üyelerinden bağımsız bir varlık olarak düşündüm hep. "Pink Floyd= David Gilmour + Roger Waters + Rick Wright + Nick Mason + Syd Barrett" değildir. Onlardan oluşan; ama onların toplam enerjilerinden daha fazla bir enerjiye, anlama sahip bir organizmadır Pink Floyd. Bunu Pink Floyd dışında başaran başka gruplar da vardır elbet; ancak Pink Floyd sadece müziğiyle değil, anlatmak istedikleriyle de başka bir yerdedir. Bugün hala albümlerde anlatmak istedikleriyle dinleyenlerine güç, müzisyenlere ilham vermektedir. Bir frontman üzerine kurulu olmayan belki de tek rock grubudur. Teknik olarak oldukça düşük elemanları (Ne üst düzey bir gitarist vardır ne basçı ne baterist ne de klavyeci. Vokal olarak dönemin rock gruplarıyla -Queen, YES, Deep Purple, Led Zeppelin- kıyaslanamayacak kadar kısıtlı ses aralığına sahiptirler) olmasına rağmen dünya çapında ses getirebilmiş birkaç gruptan biridir. Pink Floyd'un varlığı adete müziğin kolektif bir iş olduğunun kanıtıdır. Önemli olan bireylerin değil, bireylerin arasındaki uyumun çok iyi olmasıdır ve bu, teknikten tamamen bağımsızdır.  Bir benzetme yaparsak, Pink Floyd bir kimyasal bileşiktir: 4 element (Syd'siz dönemden bahsediyorum) bir araya gelmiş ve kendi yapılarından bambaşka bir yapı ortaya koymuşlardır. Bu yapı içerisinde Roger Waters'ın sesi görece gür çıkmaktadır; ancak yine de Floyd, frontman kavramını hemen hemen hiç göremediğimiz ender gruplardandır. Waters gruptan ayrıldıktan sonra başka albümler yapmışlar; ancak diğer elemanları birer Pink Floyd öğesi olarak görmemişlerdir. Onlar konuk müzisyenler gibidir. (Yine de benim düşünceme, bunların Pink Floyd albümü olarak adlandırılması ve değerlendirilmesi yanlıştır. Evet, tad olarak çok benzer olabilirler; ama Pink Floyd'un tüm öğeleri yoktur bu albümlerde. Waters'ın da Pink Floyd'un kimliğini kendi üzerine -ki The Final Cut bunun bir göstergesidir- alma çabası aynı oranda yanlıştır. "İyi albüm" başka "Pink Floyd albümü" başkadır.)

The Wall
Bunlar Pink Floyd'la ilgili genel geçer söyleyebileceğimiz şeyler. Tüm bunların yanısıra, bunları bana fark ettirmesiyle, bana yepyeni müzikal dostluklar kazandırmasıyla, buhranlarla dolu ergenlik günlerimde bıkmadan bana destek olmasıyla, bakış açımı tamamen değiştirmesiyle de yeri çok ayrıdır Pink Floyd'un.

Belki de bu nedenle Pink Floyd, bir müzik grubundan öte bir aşktır bende.

 

1 Mayıs 2011 Pazar

Kind of Blue

Caz müzikle ucundan kıyısından ilgilenip de "Kind of Blue"yu dinlememiş olan yoktur herhalde. Davis'in efsane üç albümünden biri, hiç kuşkusuz caz tarihinin en önemli albümüdür ve bence her efsane gibi çevresinde biraz balon bir kitle de oluşturmuştur. Anlamamasına, sindirmemesine rağmen çok kişi Kind of Blue ile ilgili bir şekilde konuşur. Ben de bir yazı yazmak istedim bu efsane üstüne; balon mu gerçek mi ona okuyanlar karar versin...

Miles Davis'le tanışmam, birçok kişinin aksine bir albümüyle değil, yazdığı meşhur "Otobiyografi"siyle olmuştu. 17 yaşında, uzata uzata, tadını çıkarta çıkarta okumuş ve "Önemli müzisyenler muhakkak otobiyografilerini yazmalılar." diye düşünmüştüm. O kitapta kafamın bir köşesinde yer eden isimlerin hepsine daha sonra geri döndüm ve anlamaya çalıştım. Bazısını sevdim, bazısını sevemedim; ama hepsi bir şekilde ufkumun gelişmesini sağladı. Davis'te en çok ilgimi çeken şey yeniliğe açık oluşuydu. O denli ki Tony Williams'la turneye çıkmıştı, Williams henüz 17 yaşındayken! "Kind of Blue"yu kaydettiği efsane beşliden müzikal anlamda alacağını alınca hemen yeni arayışlara girmiş ve ikinci efsane beşlisini kurmuştu. Lider bir müzisyendi ve sezgileri sayesinde iyi bir grubun nasıl olacağını gayet iyi biliyordu. Davis'in "Otobiyografi"si, bugün dahi sayfalarını karıştırmaktan keyif aldığım kitapların başında gelir.

Kind of Blue'yla da o kitap sayesinde tanışmıştım. Davis ballandıra ballandıra ne kadar güzel çaldıklarından, albümü çalarken neler düşündüğünden bahsediyordu. İlk olarak ne zaman dinledim hatırlamıyorum; ama kulaklıklarımı takıp yatağıma uzanırken Davis'in bu cümlelerinin aklımdan geçtiğine eminim. Albümün ilk birkaç parçasını dinlemiştim ve sonuç: Hiçbir şey anlamamıştım!!! Bu beni mutlu etmişti; çünkü -aşağıdaki yazıda da belirttiğim gibi- ömür boyu sürecek bir dostluğun başlangıcıydı bu anlamsızlık...
Bugün, Kind of Blue'daki gizemi biraz olsun anlayabiliyorum ve anladıkça da Miles Davis'in ne kadar iyi bir grup lideri olduğunu fark ediyorum. Solistlere çok fazla görev düşen -malum, modal müzik- bu albümün kadrosunu çok dengeli kurmuştu Davis ve tüm bu solistlerin yeteneklerini ortaya koyabilmeleri, cümlelerini rahatça kurabilmeleri için onlara saha açmıştı.

Benim düşünceme göre Kind of Blue'nun sırrı budur. Normalde bir caz parçasında solist arkadaki armoniyi takip eder ve hatta akor sesleri üzerinden bir yürüyüş yazıp işin kolayına kaçabilir; ancak Kind of Blue'daki parçaların çoğunda böyle bir şans yoktur! İş, bütünüyle solistin yaratıcılığına kalmıştır.

Kind of Blue- kayıt süreci
Şöyle bir benzetmeyle durumu açıklamaya çalışayım: Modal olmayan bir caz parçası bir manzara resmi gibidir; solist, attığı soloyla bu manzara çeşitli figürler yerleştirir; ama manzaraya dikkat etmelidir: Evler nereye konulmuş, şelale nerede, ağaçların konumu nedir?.. Kind of Blue'daki parçaların genelini ise şöyle düşünmek gerekir: Ressam (besteci) tuvale sadece güneşin batışını çizmiştir! Bunun dışında her şeyi ikinci ressam (solist) çizecektir: Şelaleleri, evleri, ağaçları, insanları... Unutmaması gereken tek şey güneşin battığıdır. Işığın gelişini (parçanın tonu) buna göre çizmelidir.

Bu açıdan bakıldığında Kind of Blue'daki parçalar bir açıdan özgürlük bir açıdansa eziyettir! Dinlediğiniz iyi bir solistse bakmaya doyamayacağınız bir manzara çıkar ortaya; yok değilse!.. İşte o zaman birbirini tekrar eden figürler ve sıkıcı bir resim çıkar karşınıza.

Miles Davis, otobiyografisinde Kind of Blue'yu kaydetmeden önce uzun uzun beste çalışmalarıyla uğraşmadığını, sadece küçük notlar aldığını söylüyor. Davis öyle bir lider ki alınan bu küçük notları kimin büyük ve güzel bir öyküye dönüştüreceği çok iyi biliyor!

E o halde, So What?

Not: Marcus Miller'ın "The Ozell Tapes"teki "So What" yorumu, bunun üzerine iyi gider!.. =)