27 Ocak 2015 Salı

Whiplash üzerine: Mükemmel olmak için manipülasyon kabul edilebilir mi?

Aslında bu haftaki yazım, Aziz Nesin'i konu edinen ve yıllardır tamamlanmayı bekleyen bir yazıydı; ancak, 2 haftadır herkesin dilinde olan bir film üzerine yazmak daha cazip geldiği için o yazıyı bir hafta daha bekletmeyi uygun gördüm. Genelde her bir sahnesini birkaç defa izlediğim filmler üzerine yazdım, ilk defa güncel bir film üzerine sıcağı sıcağına bir şeyler karalamış olacağım.

Damien Chazelle'nin hem senaryosunu yazdığı hem de yönettiği film temel olarak dünya çapında bir davulcu olmak isteyen Andrew'un okuldaki mükemmeliyetçi hocası Fletcher ile olan manipülatif ilişkisini konu ediniyor. Etüdünü yaparken, okulun en iyi orkestrasının efsanevî ve mükemmeliyetçi hocası Fletcher'ın dikkatini çeken Andrew, sabahın 06.00'sında ilk provaya davet ediliyor ve tam 3 saat boyunca bekletiliyor. Fletcher'ın manipülasyon tekniğini başat yöntem olarak kullandığı kişisel eğitim sisteminin içeriğine dair ilk ipucumuz da bu. Filmde bu manipülasyon metodunun karikatirüze denecek kadar abartılı hallerini görüyoruz: Öğrencisinin burnunun dibine girerek avazı çıktığı kadar bağırmak, kafasına sandalye fırlatmak, araba kazası geçirip kan revan içinde konsere gelen ve bagetleri tutamayan öğrencisinin gözünün yaşına bakmamak vs... Tüm bu teknikleri neden kullandığını ise film ilerledikçe anlıyoruz: "Birine yapabileceğin en büyük kötülük, ona 'Sen iyisin!' demektir." Fletcher, öğrencinin içindeki Charlie Parker'ı çıkartmak adına onu sürekli aşağılayarak manipüle etmeye dayanan eğitim yöntemini bu cümle üzerinden meşru kılıyor. Film, bu manipüle tekniğinin sonucunu, bir müzisyen-şef kavgası üzerinden gösteren bir finalle bitiyor.

İzleyiciler tarafından beğenilmiş olmasına rağmen müzisyen kesim Whiplash'i pek beğenmedi; hatta neredeyse komik bir zırvalık olarak gördü. "Müzisyen bir Rocky anlatımı gibi!" diyen dahi var. Amatör bir müzisyen olarak, bu yorumlara pek katılmıyorum ve bu yorumun filmin  merkezini ıskalayan bir yorum olduğunu düşünüyorum. Whiplash, bir davulcu ve hocası arasındaki manipülatif ilişkiyi konu edinen bir film; ancak bu, ona bir müzik filmi dememiz için yeterli bir sebep değil. Nasıl ki Haneke'nin La pianiste'i, Polanski'nin Pianist'i birer müzik filmi değilse, bu film de bir müzik filmi değil. Merkezindeki sorulara (Mükemmel olmak adına eğitimde manipülatif bir yöntem kabul edilebilir mi? Sanatta mükemmel olmak yegâne gaye midir? Ya mükemmelsin ya da bir hiçsin düşüncesi doğru mudur?) müzik üzerinden ulaşmayı deneyen bir film.

Whiplash, blogda Petros Amca ile Tutku Dersleri başlığında yazdığım, Apostolos Doxiadis'in Petros Amca ve Goldbach Sanısı'nda da geçen bu soruyu, müzik üzerinden yanıtlamaya çalışıyor. Bahsettiğim kitapta da ana karakterimiz, 250 yıldır çözülememiş bir sanıyı çözerek altın heykelini diğer matematikçilerin yanına diktirmeyi kendisine hedef edinmiş ve bunun dışındaki hayatı yaşanmaya değmez olarak değerlendiren bir matematikçiydi. Whiplash, merkezindeki soruları izleyicinin kafasında canlandırmak için bir müzisyeni kullanıyor; bu, bir müzik filmi olmak için yeterli sebep değil. Whiplash, Milos Forman'ın Amadeus'u, Clint Eastwood'un Bird'ü ya da Taylor Hackford'un Ray'i gibi ana kişisi nedeniyle odak noktalarından biri de müzik olan bir film değil. Burada müzik ve daha özelinde davulculuk, sadece bir araç.

Popüler sinema, karikatürizasyonu seven bir sinema. Olayların abartılı bir şekilde cereyan etmesi, adeta popüler sinemanın alameti farikası. Pek çok kişinin hayranlıkla izlediği Avatar da aslında bir karikatürizasyon: Kızılderililerin katledilmesinden duyulan toplumsal vicdan azabının karikatürize bir hali. Bugün bir boksörle konuşsak ve Rocky serisi ile ilgili yorumlarını dinlesek alacağımız yanıt, büyük olasılıkla, "Karikatür gibi." olacaktır.

Yanlış hatırlamıyorsam Haldun Taner'e ait bir sözdü: "Tiyatro bir aynadır; kabare ise dev aynasıdır." Kabare tiyatrosu, olayları abartarak ve büyüterek izleyicinin gözüne sokmak gayesindedir. Bu, bir anlamda karikatür için de söylenebilecek bir söz. Karikatür, kasıtlı olarak yanlış ve abartılı çizimler ya da durumlar üzerinden hareket eder: Normalden büyük burunlar, kocaman kafalar, orantısız açılmış ağızlar, absürd tepkiler... Tüm bu abartılar, karikatürün temel enstrümanlarıdır.

Herhangi bir film popüler sinema diline uygun olarak yapılacaksa muhakkak bu karikatürize durumlardan yararlanmalıdır, aksi halde istediği başarıyı elde edemez. Rocky serisi, gerçek bir boks müsabakası üzerinden anlatılırsa aynı gişeye ulaşamaz. Bu nedenle, özellikle dördüncü filmde zirveye çıkan bir karikatürizasyona başvurulur: Bir boksör, ringde döve döve öldürülür, üstelik karşısındaki çam yarmasında en ufak bir yara dahi yoktur. Rus boksör, sanki hiçbir şey olmamış da sinek ölmüş gibi "Ölürse ölür!" deyip kestirip atar. Bu abartı, popüler sinema dilinin olmazsa olmazıdır. Çağan Irmak'ın filmlerinden bir örnek verelim: Babam ve Oğlum'da baba karakterinin kollarını açtığı sahneyi düşünün. Bugüne dek, herhangi bir cenazede böyle bir sahne gördünüz mü? Bu, oğlunun ölümünden kendini sorumlu tutan bir babanın vicdan azabının karikatürize edilmiş, bir diğer deyişle kasten abartılmış halidir ve teatrel bir havada cereyan eder: Diğer oğlu koşarak babasını yıkar geçer ve biz de kıssadan hissemizi almış oluruz. Ertem Eğilmez'in Gülen Gözler'indeki son sahne: Vecihi, uçakla evden içeri girer. Karikatür abartısında bir sahnedir.

Whiplash, ilgiyi üzerinde toplayıp gişe başarısı sağlayabilmek adına bu karikatürizasyondan yararlanıyor: Andrew'un etüd yapmaktan elleri kanamaya başlıyor, Fletcher'dan dayak yiyor, ölümcül bir kaza geçirmesine rağmen hâlâ konsere çıkıp çalmaya çalışıyor vs... Gerçekçi mi? Elbette değil ve zaten amacı da gerçekçi olmak değil. Peki kendi gerçekliğine inandırabiliyor mu?

İşte asıl soru bu, kendi gerçekliğine inandırabiliyor mu? Ben bu sorunun yanıtının evet olduğu kanaatindeyim. Bunların her biri kafayı dünyanın en büyük caz davulcusu olmakla bozmuş, bu uğurda henüz yeni başladığı bir ilişkisini bile bir kalemde silebilecek, kendine güvendiği tek an, Fletcher'ın orkestrasına kabul edildiğini öğrendiği an olan, takıntı ile tutku arasında bocalayan ergenlik sürecinin sonundaki bir gencin kendini kanıtlama çabaları. Bu filmin müziğe tutunduğu tek nokta, bu gencin tutkusunun davul çalmak olması. Daha önce de belirttiğim gibi, Petros Amca ve Goldbach Sanısı'nda da baş karakterin yegâne derdi heykelini Archimedes'in yanına diktirebilmekti ve ona göre bilimde ikincilere yer yoktu; ya birinciydin ya da hiçbir şey. Altından bir vasat bile en nihayetinde sadece "vasat"tı. Bu anlamda o kitap ne kadar matematik romanı ise, bu da o kadar müzik filmi. "Evet; ama çok yüzeysel!" Popüler sinema içinde değerlendirilebilecek bir filmin çok katmanlı olması, yapısı ve kullandığı enstrümanlar nedeniyle imkansız değilse de pek mümkün değil. Whiplash de popüler sinema dilinde yazılmış ve çekilmiş bir film; değerlendirmesi de buna göre yapılmalı.

Bunun bir ispatı olarak, yukarıda da adını geçirdiğim, Haneke filmini düşünün. Cannes'dan jüri büyük ödülü, en iyi kadın ve en iyi erkek oyuncu ödülleri ile dönmüş ve mükemmeliyetçi bir piyano hocasının öğrencisi ile sadist-mazoşist aşk ilişkisini anlatan bu filmin izleyicisi ile Whiplash'in izleyicisini kıyaslayın. Haneke'nin filmini, popüler sinemanın enstrümanları ile değerlendirirseniz "Otur, sıfır!" dersiniz. Gişe başarısını başat problemlerinden biri kabul eden filmlerin uymak zorunda oldukları kimi kurallar vardır: Bol diyalog, yoğun kamera geçişleri, az suskunluk, yüksek tansiyon, akılda kalan sahneler, abartı/ karikatürizasyon vs... Whiplash, aslında sadece bu kurala uyuyor.

Bu filmin eleştirisini müzisyenlik üzerinden yapmak, bence bir haksızlık. Benim kanaatime göre Whiplash, amacına ulaşmak için bir müzisyeni ve hocasını kullanan, popüler sinema diliyle derdini anlatmaya çalışan hoş bir seyirlik.

22 Ocak 2015 Perşembe

5 Kırılma Noktası

Uzun bir zaman sonra tekrar merhaba!

Marquez'in ölümünün ardından yazdığım yazının üzerinden neredeyse 1 yıl geçti; ancak ben bir türlü yeni bir yazı yazmadım. Umarım bu, düzenli bir yazma düzenine geçeceğimi müjdeleyen bir yazı olur. Neredeyse 1 yıllık bir aranın ardından merhaba!

Eylül ayında, sevgili Kerem Işık'ın "Elim sende!"sine cevap olarak hazırladığım 10 kitaptan oluşan bir liste vardı. "En sevdiğim 10 kitap"tan oluşan bu liste, neden bilmiyorum, daha sonra uzunca bir süre beni rahatsız etti. Aslında böyle listeleri, pek çok kişinin aksine, yararlı bulurum. Zevkine güvendiğiniz insanlardan alınan bu "En iyi" listeleri, okuma rotanızı belirlemede yararlı olabiliyor; sonradan yapılan tartışmalar da ayrı bir keyifli oluyor. Yine de liste hazırlama konusunda, hızla değişen zevklerimden olsa gerek, pek başarılı değilim. Kimi zaman, yakın dönemde okuduğum bir kitap beni öyle derinden etkiliyor ki, bir anda hazırladığım liste alt üst olabiliyor. Üstelik bu değişim, kitabın gücüne bağlı olarak, tek bir kitapla sınırlı kalmayabiliyor. Kitabın gücünden kastım nedir?
Marquez yazısında değindiğim bir kavram vardı: Bükülmüş Gerçeklik. Ben bir kitabı, gerçekliği bükebilme yetisine göre değerlendiriyorum. Bu güç ne kadar büyükse, hazırlanan listelerin değişmesinde de o kadar etkili oluyor. Uzun bir süredir beklettiğim bir Dostoyevski romanını, söz gelimi "Karamazov Kardeşler"i okuduğumda, klasik anlatının gücü beni o denli çekiyor ki listedeki modernist romanlar gözüme batmaya başlıyor veya. Kitaplığın bir köşesinde unuttuğum"Şato", son sayfalarını çevirdiğimde gerçekliği öyle bir bükmüş oluyor ki o listeye modernist çizgideki anlatıları dizmeye başlıyorum. Bu nedenle, bir durağanlık sağlayamadığım için bir türlü "En sevdiğim kitaplar" listesi çıkartmayı başaramıyorum. Yakın zamanda hazırlamış olmama karşın şu anda bile o listeye dahil etmek istediğim (ve bunun tabii sonucu olarak çıkartmak istediğim) kitaplar yer alıyor.
Elbette bu tür listelerin kaderi de biraz bu: Değişmek zorundalar. Güzellikleri de buradan geliyor; ancak söz konusu olan "En sevilen kitaplar" olunca, değişim hızı o denli yüksek oluyor ki kimi zaman bu listeler inandırıcılıklarını kaybetmeye başlıyorlar. Bu nedenle, Kerem Işık'a gecikmeli de olsa buradan yanıt veriyorum; ancak farklı ve biraz daha durağan olduğuna inandığım bir listeyle: "Edebiyat algımda kırılmaya neden olan 5 yazar ve nedenleri"

George Orwell: Orwell'ı, edebiyattaki ilk kırılma noktam kabul ediyorum. 2005 yılının şubat ayında "Hayvan Çiftliği" ile tanıştığım bu yazarı listeye dahil etme nedenlerimden bazılarını Kitap-lık dergisinin 175. sayısında (Eylül-Ekim 2014) yayımlanan "Distopik Roman ve Felaket Tellalı George Orwell Üzerine Bir Deneme" başlıklı yazımda belirtmiştim. Yine de bu sebepler, benim hayatımdaki kırılma noktası olmasını açıklamaktan ziyade bir romancı olarak distopyada neden bu kadar ön plana çıktığı sorusuna yanıt vermeye çalışıyordu.
2005 yılında "Hayvan Çiftliği"ni okurken sarsılmış, kitabın büyüsüne kendimi kaptırmıştım. O güne değin okuduğum kitaplardan farklı olarak günlerce aklımdan çıkmamış, tekrar tekrar kendini okutmuştu. Diğer yandan, böylesine karmaşık bir meselenin, alegorik bir anlatıyla, neredeyse okumayı yeni öğrenmiş bir çocuğun dahi anlayabileceği kadar sade bir biçimde anlatılmasına hayran kalmıştım. Bu hissi, aradan 10 yıl geçmesine rağmen, bugün de çok değerli buluyorum. Orwell, iyi bir romanın, daha doğrusu bir metnin, daha derinlerde bir yerde bir merkezinin olması gerektiği düşüncesini bana geçiren ilk yazardır.
Bazı yazarlar vardır ki siyasal meseleleri sürekli olarak gündemlerinde tutarlar ve duruşları o kadar insanidir ki anlattıkları meseledeki duruşlarına hak verdiğiniz için mi, yoksa gerçekten büyük bir yazar olduğu için mi değerli olduklarına bir türlü karar veremezsiniz. Bu yazarlarda siyasi duruş o denli ön plana çıkar ki kimi kez yazarlıklarına haksızlık edilir. (Bizim edebiyatımızdaki en güzel örneği Aziz Nesin'dir. Kendisi ile ilgili yazılarda diğer aydınlara dahi cesaret veren korkusuzluğundan; bitmek bilmez çalışkanlığından, "Her şeyden önce insan!" demesinden o denli dem vurulur ki bu önemli yazarın edebî yanı gölgede kalır.) Orwell da bundan nasibini alan yazarlardan biridir. Bugün, yalnızca iktidarın eziciliğini özetleyen dört kelimelik "Büyük Birader seni izliyor!" cümlesiyle anılıyorsa da Orwell, iyi ürünler vermenin çok zor olduğunu düşündüğüm distopya türünde, ucuzluğa kaçmayan sadeliği ile kalıcı eserler vermeyi başarmış birkaç yazardan biri.

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski:  Edebiyatla biraz olsun ilgilenen herkesin yolunun günü gelince kesişeceği bazı yazarlar vardır. Bu uzun yazarlar listesinin ilk 5'i içerisinde yer alan yazarlardan biri de şüphesiz Dostoyevski. Onu, pek çok kez okumaya kalkışmış; ancak bir türlü derinliğine vâkıf olamamıştım; gerçek anlamda tanışmamız 2007 yılının ekim ayında oldu.

"Aşkı ilk yaşamak, denizi ilk görmek gibi, Dostoyevski'yi de keşfetmek insanın hayatında çok önemli bir tarihtir. Bu genellikle ilk gençlik çağında olur; yaşlılıkta daha huzurlu yazarları okuruz." Suç ve Ceza'nın İletişim Yayınları'ndan çıkan baskısının arka kapağında yer alan bu sözler Borges'e ait. Dostoyevski ile ilgili hemen herkesin ortak bir yargısıdır: Onunla -genelde- 20'li yaşlarınızın başında tanışırsınız. Benim için de öyle oldu ve 20 yaşında tanıştığım bu adamın insan ruhunun en derin noktalarına kadar inmesine hayran kaldım. Tutku dolu kişiliğiyle sevdiği şeylerden aynı zamanda nefret eden, nefret ettiği şeyleri ruhunun derinliklerinde bir yerde tarifsizce seven; acı çeken, beri yandan bu çektiği acıdan zevk alan insanlar fırlıyordu Dostoyevski'nin kaleminden. 20'li yaşlar, bu nedenle Dostoyevski ile tanışma yaşlarıydı. O, kendisinin karanlık noktalarını keşfetmekten korkmayan, ruhundaki tezatlıkları öğrenmekten çekinmeyen bir okuyucu istiyordu; gençliğin verdiği asiliği, inancı-inançsızlığı, tutkuyu, kafa karışıklığını, kendi içinde neler olup bittiğine dair merakı, öfkeyi... arzulayan bir yazardı. Vazgeçemediği tezatlıklar vardı: Ölüm-yaşam, acı-mutluluk, inanç-inançsızlık, zalimlik-vicdan azabı... Bir Dostoyevski kitabının tadına varılabilmesi için tüm bunların okuyucunun da ruhunda olması gerekir ve bu duygular, ancak ergenliğin sona ermesi, gençliğin başlaması ile insanın ruhunda canlanmaya başlar. İçinde çelişkiler olmayan, kendinden bütünüyle emin birinin Dostoyevski'yi gerçekten anlayabileceğinden şüpheliyim.
Dostoyevski, "Karamazov Kardeşler Okuma Güncesi"nde de yazdığım gibi, climaxler yaparak tüm bunları mizansenler üzerinden anlatmasıyla beni derinden etkiledi. Bugün de Dostoyevski'nin en ufak bir şeyi bile ıskalamayan kurgu kabiliyetine ve duyguları canlandırabilme, romandaki kişileri kanlı canlı hale getirebilme yeteneğine hayranım.


Bilge Karasu: Kırılma noktam olan 5 yazar içinden hakkında bir şeyler karalaması en zor olan yazar Bilge Karasu. Onunla sadece bir kere karşılaştık ve beni allak bullak etti.  Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'nı okurken öyküyle, öykünün enstrümanlarıyla romanın derinliğine inebilen bir yazarla tanıştım. Hem işlediği konu ağırdı, hem de her cümlesine, hatta bir şairin titizliğiyle her bir kelimesine dikkat edilmiş bir metin vardı; bu nedenle kitabı okurken, çok yoğun bir tatlı yiyormuş gibi hissetmiştim kendimi. Her geçen cümle damağımda ayrı bir tat bırakıyordu ve ben, ister istemez, bu cümbüşü bir yerde kesip o ana kadar okuduklarımı sindirmeye çalışıyordum. Bu kitap beni öylesine etkiledi ki, pek çok Bilge Karasu kitabı almama rağmen bir türlü okumaya cesaret edemedim. Bu efsunlu okuma sürecinin büyüsünün dağılacağından endişe ettiğim için de Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'nı da bir daha okumadım; ama edebiyat algım bir kez daha kırılmıştı. İyi bir metnin, hem dil hem de kurgu açısından çok katmanlı olması gerektiğini bana anlatan yazar Bilge Karasu olmuştur.

Oğuz Atay: Atay'la ilgili daha önce de yazdım aslında. Gerçi yazının ana konusu Yıldız Ecevit'in Ben Buradayım'ıydı; ama yine de az da olsa benim için önemini dile getirmiştim. Berna Moran'ın "hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı" olarak adlandırdığı Tutunamayanlar'ı çok önce almış olmama rağmen ancak Bilge Karasu ile olan yolculuğumu bitirdikten sonra okuyabildim. O zamanlar tam olarak ne anladığımı, neyi sindirip neyi sindirmediğimi kavrayamamış; romanın ciddi bir bölümünü anlamlandıramamıştım; ne var ki zaman geçtikçe bu romanın içimdeki yolculuğunun devam ettiğini fark ettim. En ufak bir etki bırakmadığını düşündüğüm o cümleler deryasından bir sürü şey yapışmıştı üzerime. Bugün, bu hissin, Atay'ın gerçekliği ne denli büken biri olduğunun kanıtı olduğunu düşünüyorum. Bu roman, aynı zamanda modern roman tekniklerinin Türkçe'de nasıl çalışabileceğini, nasıl bir dünya yaratılabileceğini göstermesi bakımından da benim için önemliydi. Bir anda şiir yazmaya başlıyor, noktalama işaretleri kullanmadan sayfalarca yazıyor, ardından tuhaf bir biyografiye geçiyor... Atay, romanda biçimi değiştirmeye, anlaşılamama pahasına cesaret eden birkaç yazardan biriydi. Merkezi o kadar gizliyordu ki insanlar "Aklına gelen her şeyi yazmış bu adam!" diye tepkiler veriyorlardı; oysa Tutunamayanlar, biçimin içerikle ahenginin en yüksek olduğu romanlardan biriydi. Bugün baktığımda, hem anlatım biçiminin ve kendine has dilinin, hem de karakterlerinin tutunamama haline duyduğu hüzün ve çaresizlik ile karışık merhamet duygusunun benim için çok kıymetli olduğunu söyleyebilirim.

Jose Saramago: Saramago ile bundan 4 yıl önce tanıştım. İnsanla ilgili çok temel bir problemi, söz gelimi ölüm gerçeğini, bir imkânsız üzerinden (ölümün faaliyetlerine son vermesi) anlatıp psikolojik ve -daha çok- sosyolojik gerçekler seriyordu insanın önüne. Dostoyevski gibi,  karanlık dehlizlere giriyor; ancak odağına bireyi değil, toplumu alıyordu. Dostoyevski'nin odağı bireydi: Bireyin çelişkileri, ikircikleri, gel-gitleri... Saramago ise, imkânsız bir durumdan yola çıkarak toplumun ruhunu tartmaya çalışıyordu. Bir ateist olmasına rağmen, romanındaki anlatıcının tanrısallığı o güne kadar okuduğum romanların hepsinden daha yüksekti; öyle ki Saramago, tanrısı olduğu bu roman dünyasında bir imkânsızı mümkün kılarak oyunu açıyor ve ondan sonra neler olduğunu işi aceleye getirmeden anlatıyor gibiydi.
Beni etkilemiş yazarlar elbette sadece buraya aldığım 5 yazarla sınırlı değil. Hayatımın çeşitli dönemlerinde başımı döndüren pek çok yazar oldu; ancak bu saydığım 5 yazarı okuduktan sonra içimde bir şeylerin değiştiğini, edebiyat algımın farklı bir yere kaydığını, bir kırılma yaşadığımı hissettim. Sevgili Kerem Işık'ın "elim sende"sine, değişme hızı oldukça yüksek olan o 10 kitaplık listenin yanısıra bu 5 yazarlık ikinci bir liste ile de yanıt veriyor ve ekliyorum: Elim sende Kerem Işık!