26 Haziran 2019 Çarşamba

Gözümü Dört Açarak İzlediğim 4 Film: To meteoro vima tou pelargou

Çizim: Ezgi Bilgin
"Bir adım daha atarsam, başka bir yerde olurum."

Theo Angelopoulos'un 2 saatlik ağıtı "To meteoro vima tou pelargou" (Leyleğin Geciken Adımı),  aslında filmin hemen başında, albayın Yunanistan'ı sonlandıran mavi çizginin üzerine gelip sağ ayağını kaldırdıktan sonra söylediği bu replikle özetlenebilir. Belki bir de, yine albayın yaptığı gibi, önümüzdeki manzaraya tekrar baktıktan sonra bir ilave yapmamız gerekir: "veya ölürüm." Yine de ben, biraz daha çetrefil bir işe kalkışıp bu filmin bendeki karşılığını anlatmaya çalışacağım; ancak, bu seri kapsamında yazdığım diğer yazılardan farklı olarak filmle ilgili düşüncelerimi değil, hislerimi yazacağım. Öncelikle bunun nedenini, zaman çizgisinde bir 20 yıl kadar geriye giderek açıklayayım...

Yanlış hatırlamıyorsam 1997 yılıydı; Tunç Okan'ın yönetmenliğini yaptığı, Adalet Ağaoğlu'nun "Fikrimin İnce Gülü" romanından sinemaya uyarlanan"Sarı Mercedes" televizyonda gösterilecekti. Annem filmi izlememi tavsiye etmiş ve çok etkileneceğimi söylemişti. Filmi onunla birlikte izledikten sonra ne anladığımı ölçüp tartmak için her şeyin bir özeti olduğunu düşündüğüm cümleyi kurdum: "Hiçbir şey değişmez, her şey olduğu gibi kalır." Benim için izlediğim filmin özeti buydu; ancak annem bu görüşüme katılmamış; beri yandan "Peki ne o zaman?" diye sorduğumda da dört başı mamur bir yanıt verememişti. O zamanki aklımla ben bu yanıtsızlığı, yanıtın bana söylenemeyecek kadar müstehcen veya müphem bir şey; günü gelince veya yaş kemâle erince benim de Sarı Mercedes'in esrarını çözeceğime dair bir işaret olarak kabul etmiştim.

Yıllar sonra aynı filmi tekrar izlediğimde annemin yanıtsızlığının sebebini kavramaya başladım. Bu suskunluğun sebebi bir yanıyla En Sevdiğim Beş Film: Elephant yazımda değindiğim, Ahmet Haşim'in alegori ve metafor arasında yaptığı ayrıma dayanıyordu. Bugün geriye dönüp baktığımda, yaptığım yorumun baştan ayağa yanlış bir yorum olmadığını düşünüyorum; ancak annemin neden bunu bir yanıt olarak kabul etmediğini de anlıyorum. Gerek Sarı Mercedes'in sahibi Bayram, gerekse filmi izleyenler için o araba -farklı da olsa- pek çok şeyin bir sembolüydü; hatta arabaya takılan isim dahi bu sembolizmin bir tezâhürüydü. Öte yandan benim yaptığım yorum, bu sembolü tek bir boyuta indirgeyerek bir alegori haline getirmişti. Annem, yaptığım yorumda haklılık payı olduğunu düşünse dahi kurduğum cümlenin filme dair pek çok şeyi dışarıda bıraktığını hissetmiş, bundan rahatsız olmuş ve bu nedenle verdiğim yanıta katılmamış olsa gerek.

Annemin suskunluğunun öteki -ve çok daha geçerli- nedeni ise, aslında böyle bir yanıtın mümkün olmamasıydı. Bu iddialı cümlemi biraz açayım. Vaktiyle şöyle bir anektod okumuştum: Anna Karenina yayımlandıktan sonra Tolstoy'a kitabının ne ile ilgili olduğu sorulur. Yazar "Bunu yanıtlayabilmem için size kitabımı ilk cümlesinden son cümlesine kadar okumam gerekir." diye yanıt verir. Bu anektod doğru mudur, gerçekten yaşanmış mıdır bilemiyorum; ama işaret ettiği husus önemli. Anlatı sınırlarının belki de en geniş halini teşkil eden bir roman, sayfaları boyunca pek çok şeye değinir. Bir romanın kökleri, toprağın derinliklerine ilerleyerek pek çok şeye dokunur ve onlardan beslenir. Hatta kimi zaman yazar da yazdığının nerelere dokunduğunu bilemeyebilir; bir romanın yazarı için dahi efsunlu noktaları vardır, bazen.

"Sarı Mercedes" hakkında anneme sorduğum "Bu film ne ile ilgili?" sorusu, aslında başka yazılarımda da değindiğim bir kavrama işaret eder: Merkez. 10 yaşındaki Deniz'in sorduğu soru, daha önceki yazılarımda da değindiğim bu kavrama kısa yoldan ulaşmayı hedefler; oysa, eğer okuduğumuz has bir roman ise böyle bir kestirme yol yoktur. Romanın bütünün anlattıkları vardır elimizde ve tüm anlatılanlar belirli bir biçimde bir araya getirilmiştir. Cümle cümle değindiklerimiz, Orhan Pamuk'un yazılarının derlendiği kitaba da adını verdiği gibi, "Manzaradan Parçalar"dır yalnızca ve hiçbiri, tüm manzarayı anlatmaz. Bir şeyler her zaman kadrajın dışında kalır. İyi romanların ortak noktalarından biri, merkeze giden yolda seyrüsefer ederken doğru tempoyu, ritmi ve biçimi bulabilmiş olmalarıdır.

Beni ve benim gibileri "Peki burada anlatılmak istenen nedir?" diye sormaya iten ise, okul yıllarımızda Türkçe dersindeki metinlerin ardında yer alan "Okuduğumuzu Anlayalım" başlığıdır. Bizim için okuduğumuz bir şeylerin bizi etkilemesi, başka diyarlara götürmesi; kafamızda, Angelopoulos'un bir filmine de adını verdiğini gibi, puslu manzaralar yaratması yeterli değildir. Okul sıralarında dizeleri bir bir ele alıp cerrah titizliğiyle incelediğimiz şiirlere yaptıklarımızı düşünelim:  "Şairimiz burada..." diyerek elimize neşteri alır ve cümlenin öznesini okuduğumuz şiiri yazmaya iten tümörü, bir neşter hamlesiyle çıkartıveririz! Sait Faik'in "Son Kuşlar" öyküsünü, bir çevreci militan gibi okumak, bize "Her şeyi çözdüm, ne demek istediğini anladım!" mutluluğu verir; oysa neşterimiz, öykünün tüm tadını yok etmiştir bile. Anlamını bir anda kolayca kavrayamadığımız, belki bir bağ kuramadığımız eserler bizi huzursuz eder ve bu huzursuzluk elimizdeki neşteri rastgele hamlelerle sallamamıza neden olur: Eserin merkezine giden yol uzadıkça veya o yola pus çöktükçe neşterin yaptığı tahribat da artar.

Son yılların meşhur tabiriyle konuşalım: Konfor alanından başarı hikâyesi çıkmaz. Elimizdeki neşterle hiçbir şey çıkartamayarak öfkelendiğimiz bu anlar, aslında büyüme anlarımızdır. Hayatımızda bir şekilde yer eden, dönüm noktası olan eserler çoğu kez alışık olduğumuz estetik dili zorlarlar. Elimizdeki estetik kodlarla ilk anda neler dendiğini anlayamayız ve bu anlayamama hali bizi öfkelendirir. Bir tane de klişe tabir ekleyelim: En büyük aşklar nefretle başlar. Bizde bu hissi uyandıran eserler, zorladıkları estetik algımızın genişlemesine sebep olurlar. Bir diğer deyişle, kelime haznemiz genişler; dünyaya daha geniş bir manzaradan bakmaya başlarız.

Peki, artık konumuza geri dönelim ve bu uzun girizgâhı yazımıza bağlayalım. Angelopoulos'un sinemasıyla tanışmam "Mia aioniotita kai mia mera" (Sonsuzluk ve Bir Gün) ile oldu ve tam da yukarıda anlattığım duyguyu yaşadım: Bir şeyler anlamıştım, belki dokunacak kadar yaklaşmıştım; ancak ne olduğunu anlatamıyordum. Vedat Milor bir videosunda, dünyanın en iyi lokantası olduğunu düşündüğü Paris L'Ambroisie'nin şefi Bernard Pacaud'nun mutfağını şöyle tanımlıyor: "Bernard Pacaud'nun özelliği, bütün lezzetlerin son derece hafif, adeta bulut gibi olması; fakat aynı zamanda son derece yoğun ve lezzetli olması." Film sonrası üzerime çöken duygu tam da buydu: Her şey çok yoğundu; ama aynı zamanda bulut gibi uçuveriyordu. Angelopoulos'un diğer filmlerini izlediğimde de damağımda hep bu lezzetin kaldığını fark ettim.

Şimdi, bu yazıda Einstein'ın ikizler deneyini uygulayalım ve bugünkü Deniz'le, 10 yaşındaki Deniz'i konuşturalım. Muhtemeldir ki, bugünkü Deniz'in tavsiyesine uyarak "Leyleğin Geciken Adımı"nı izlemeye başlayan 10 yaşındaki Deniz'in aklı çokça karışacak -belki biraz da canı sıkılacak- bazı şeyleri anlamlandıramayacak; film bittiğinde de bana dönüp şunu soracaktır: "Peki bu film ne anlatıyor?" Bu noktada Tolstoy'un yaptığı numarayı yapabilir ve Deniz'e "Bunu anlatabilmem için oturup seninle filmi baştan sona tekrar izlemem lâzım." diyebilirim; ama, onu yeterince yorduk zaten. Zaman kazanmak için soruya soruyla karşılık verebilirim: "Sen ne anladın?" 10 yaşındaki Deniz biraz düşündükten sonra muhtemelen şöyle bir yanıt verecektir: "Bu, sınırlar ve sınırların insanlara yaşattığı acılar üzerine bir film." Doğrusu, verdiği cevap yaşına göre fevkalade; ama bu yanıt 2 saatlik bu ağıtı tamamen sarmalıyor mu? Bu cümle, temel fikri ihtiva etse de yine de bir şeyleri dışarıda bırakıyor. Tam da bu nedenle 10 yaşındaki Deniz'e olumlu yanıt veremiyoruz. Peki, o anlatılamayan kısımda neler gizli?

Bunu yanıtlamadan önce şunu soralım: 10 yaşındaki Deniz'in alışık olmadığı şey nedir? Verdiği tumturaklı yanıta bakarsak, onun kafasını karıştıran, anlatılan şey değil, o şeylerin anlatılma biçimidir ve karşımızdaki iyi bir eserse içerik ve biçim, etle tırnak gibi ayrılmaz bir bütün haline gelmiştir. Bir diğer deyişle, 10 yaşındaki Deniz'in vereceği en kallavi cevap bile, biçime dair bir şey söylemediği sürece havada kalacaktır. Yüreğini cız ettiren bir film vardır karşısında; beri yandan, ana akım filmlerde gördüğü salya sümük ağlatan dünya yoktur. İzledikleri üzerinde bir yoğunluk bırakır; ama üzerinden silindir gibi geçmez, onu kevgire çevirmez. İlkel yönüne seslenen bir duygular yumağı değildir izlediği ve o güne kadar alıştığı filmlerdeki zaman-mekan duygusu yoktur.

Angelopoulos'un efsunlu dünyası burada başlar: Merkeze giden yolu puslu manzaralar ile örer. İzlediğimiz uzun plan sekanslar bizi derinden etkiler; ama onlar üzerine konuşmaya başladığımızda her şey küstüm çiçeği misali kapanıverir. Manzaraya bakıp seyrüsefer ederken, üflenen baloncukları izleyen bir çocuk gibi keyif alırız; fakat onlara dokunduğumuz anda baloncuklar yok oluverir. "Leyleğin Geciken Adımı"ndaki düğün sahnesini izlediğimizde boğazımıza bir şeyler düğümlenir; lakin onunla ilgili konuşmaya başladığımızda tüm anlamlar içe çökmeye başlar. Puslu manzarada gördüğümüz kadarını izah etmek, tam seçemediğimiz şeyleri izah edemediğimiz duygusu yaratır; eksik hissederiz. Ne yaparsak yapalım, o sahnenin etkileyiciliğini tam olarak anlatamadığımız duygusuna kapılırız; tıpkı rüyalarımızda olduğu gibi. Sizi çok etkileyen bir rüyanızı düşünün; nice anlatırsanız anlatın o etkileyiciliği karşınızdakine geçiremediğinizi hissedersiniz. Sanki kelimeler yetersiz gibidir, rüyadaki o sevinç, mutluluk, korku, hüzün... rüyayla ilgili konuşmaya başladığınız anda basitleşiverir; o nedenle, eğer gördüğümüz tamamen absürt bir rüya değilse, çoğu kez karşımızdaki bir cümleyle geçiştiriverir: Hayırlara vesile olsun inşallah. Bizi bu denli etkileyen şey, aslında dışarıdan bakıldığında öylece geçiştirilebilecek basitliktedir. Peki, gerçekten öyle midir; yoksa eksiklik bizde midir?

Rüyadayken gördüklerimizi gerçek gibi algılarız ve bu algı bittiğinde; yani o gerçekliğin rüya olduğunu idrak ettiğimizde, her şey toprağa gömülüverir. Rüyada olduğunuzu fark ettiğiniz anları tahayyül edin; etrafınızdaki her şey bütün yoğunluğunu kaybederek bulutsu bir hafiflikle çözünmeye başlar. Bu gerçekliği daha sonra kelimelerle ne denli kurmaya çalışırsak çalışalım, ilk anki gibi olmaz. Rüyamızda gördüğümüz her şeyi en ince detayına kadar anlatsak dahi, etkileyicilik aynı olmayacaktır. Bir şeyler hep dışarıda kalır ve tam da o dışarıda kalan şeyler nedeniyle rüyamızı anlattığımız kişi bizim kadar etkilenmez; zira ne denli uğraşırsak uğraşalım, anlatmaya başladığımızda içerik, biçimle olan uyumunu yitirir: Angelopoulos, "Leyleğin Geciken Adımı"nda bu rüya-gerçeğe yaklaşır. İzlediğimiz görüntüler bir rüya gerçekliğindedir; tam da bu nedenle, bizi nice etkilerse etkilesinler, üzerine konuşmaya başladığımız anda çözünüverirler. Onların etkileyiciliklerini anlatabilmek için, arkadaşlarımızı kollarından tutup koltuğa oturtmak ve onlara filmi izletmek gerekir. 10 yaşındaki Deniz, yukarıda da belirttiğim gibi, tamamen haksız değildir; ama sanki, o cümlede olmayan bir şeyler var gibidir.

Film, yazının başında da belirttiğim gibi, iki saatlik ağır bir ağıttır; ancak Angelopoulos bizi ağıtıyla ağlatırken, kurduğu dünyayı ucuzlatmaz. Gözlerimizden süzülen yaşlar birçok ana akım filmde olduğunun aksine arka plandan gelen arabesk kemanların, bu müziğe karışan feryat figanların, ağlamaktan bitap düşen insanların çaresizliklerinin tezahürü değildir.  Bir başka deyişle, film hiçbir  karesinde sizi salya sümük ağlatacağım ucuzluğuna düşmez; gözyaşlarımızın müsebbibi, hem yoğun hem bulutumsu o dünyadır. Filmin sonunda telefon direklerine tırmanan sarı tulumlu insanları görünce boğazımızda bir şeyler düğümlenir; ama neden öyle olduğu üzerine konuşmak beyhude bir çabadır. İzlediğimiz saf sinemadır; yönetmen, görüntülerin gücünü kullanarak bize ulaşır, kelimelerle ifade etmeye çalıştığımızda aynı düzeye erişemeyiz. İyi bir romanın filme uyarlanırken çok şey kaybetmesi gibi, iyi bir film de sözcüklere dökülürken ruhundan çok şey kaybeder. Angelopoulos'unki gibi biçimin de başat rolde olduğu bir sinema, "Yönetmen burada ne anlatmak istemiştir?" sorusunu kaldırmaz, tüm anlamıyla birlikte içine gömülmeye başlar. Elimizdeki neşterle bu soruyu sorarken, aslında bir anlamda şunu deriz: "Nasıl anlattığın değil, ne anlattığın önemli; bana hemen ne anlattığını söyle!". Bir başka deyişle: "Biçimi boşver, bana hemen içeriği anlat!" Yıllar içerisinde gelişen estetik zevkimiz; hadi diyelim damak tadımız, bizi bu sorudan uzaklaştırır. Zamanla bu narin küstüm çiçeklerine nasıl yaklaşmamız gerektiğini anlar ve yavaş yavaş sessizleşiriz; zira sorduğumuz soru, aslında baştan yanlıştır: Bizi etkileyen çoğu kez ne anlatıldığı değil, nasıl anlatıldığıdır. Merkezi bizim için etkileyici kılan, merkeze giden yolda gördüğümüz manzaralardır. Evet, Angelopoulos en nihayetinde Murathan Mungan'ın Dönmek şiirinde dediği gibi "Neresi sıla bize, neresi gurbet/ Yollar bize memleket..." diyen insanların hikâyesini anlatır; ama bizi bunca etkileyen bu hikâye kadar onun nasıl anlatıldığıdır.

Yine de, bunca kelamdan sonra dahi 10 yaşındaki Deniz'e yanıt veremedim. Peki, Tolstoy'un yaptığına benzer bir şey yapalım: "Leyleğin Geciken Adımı" neden bu kadar etkileyicidir? Bunu anlatabilmem için, filmin en başına dönmem gerek. Etkileyicidir; çünkü...

"Bir adım daha atarsam, başka bir yerde olurum."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder